Backrooms: Kaf Dağında Floresan

İnternet ortamında anonim bir kabus olarak doğan ve yazarından bağımsız olarak binlerce kişinin katkısıyla büyüyen Backrooms, gerçekliğin bir yazılım hatası sonucu kırılmasıyla düşülen bu sarı duvarlı, boş koridorlu tekinsiz dünya.

Abone Ol

2019 yılında 4chan'de bir görsel paylaşıldığında sarı duvarlı, boş koridorlu, floresan lambaların uğultusunu neredeyse kafamızın içinde duyabildiğiniz bir yer gördük. Altına da kısa bir korku hikâyesi iliştirilmişti. Backrooms böyle başladı: bir yazarı, bir sahibi, bir merkezi olmadan. Sonrasında hikâye anlatıldıkça çoğaldı, çoğaldıkça çeşitlendi. Binlerce kişi kendi katını yazdı, kendi canavarını ekledi, kendi kuralını koydu. Birbiriyle çelişen varyantlar yan yana yaşadı ve kimse "doğrusu bu" diyemedi, çünkü doğrusunu söyleyecek bir merci yoktu. İşte belki asıl bilgi buradadır. Kendi yarattığımızda kaybolmaktır. Diye devam ederken A24 ile bu yolculuk Backrooms adlı filmle buluştu.

Beni filme dair ilk merak ettiren soru şu oldu: anonim bir metin, yazarlaştırıldığında ne kaybeder? Backrooms çoğunlukla bir estetik olarak konuşuluyor. Yani kök öğesi bir bıçakmış gibi nesneleştirildi. Oysa bir estetikten çok efsane türüne göz kırpıyor; filmle birlikte olan şey de bir efsanenin yazıya geçirilmesi, sabitlenmesi, tek bir metne indirgenmesi. Backroomsun yaptığı şey, korkuyu ekrandan almak olmadı. İçimizdeki korkuyla ekrana baktırmayı sağladı. Çünkü zaten biz hep bunu yaptık. Bu efsanenin doğması da bence buna dayanıyor.

Noclip terimi ile başlamak istiyorum. Noclip bir oyun terimi, oyun motorunun "bu duvar katıdır, geçemezsin" kuralının kapatılması demek. Kapattığınızda karakter duvarların içinden geçip haritanın hiç görülmesi tasarlanmamış artık bölgelerine düşer. Backrooms'un kurucu cümlesi de buna dayanır: gerçekliğin yanlış yerinde noclip yaparsan bu odalara düşersin.

Alışkın olduğumuz anlatılarda ise kahraman çağrılır, davet edilir; ya da bir yasağa direnemez, yasak kapıyı açar. Bir fail, bir niyet, bir ritüel vardır. Geçiş anlamlıdır. Noclip'te bunların hiçbiri yok. Kimse çağırmaz, kimse yasaklamaz. Sadece oluşmuştur, bir yazılım hatası gibi. Backrooms'un asıl bilinmezliği ve bilinmezliğin beraberindeki korku burada oluşuyor: failsiz ve nedensiz bir eşik.

Filmde ise bir kapı var. Mobilyacı Clark ve terapisti Mary, bu eşiğe icabet ederek anlatıyı onaylamış oluyorlar. Backrooms'u cevabı olmayan bir bilmece olarak düşünürsek, bilmecenin sözleşmesi soranın cevabı bilmesidir. Backrooms'ta soran da bilmiyordu, çünkü ortada soran yoktu. Oraya bir kapı koyduğunuz anda "arkasında ne var?" sorusu meşrulaşıyor. Kapı, cevabın varlığını vaat ediyor. Oysa asıl huzursuzluk, arkasında bir cevap olmamasından geliyordu.

Peki bu boş alanlar bizi neden rahatsız etti? Liminal alanlarda bazen tuhaf bir rahatlık hissederiz çünkü geldiğimiz yerden kültürümüzü getirmemişizdir; o alanın kendi kültürüne icabet ederiz. Ama aynı alan boşaldığında iş değişir. Kalabalık için tasarlanmış, hareket için kurulmuş bir yerin boş olması bir eksiklik yaratır. Biz oraya bir kültür getirmesek bile en azından bir canlılık, fiziksel ve ontolojik bir varlık getiririz. Onun da olmaması bize bir yokluğu gösterir.

O yokluk da anlatının yokluğudur. Anlatı, yalnızca konuşmayla ya da edebiyatla ilgili oluşmamaktadır. Bir hareket de anlatıdır, gözümüz ve beynimiz için. Bir kapının açılması, bir gölgenin kımıldaması bir anlatıdır. Hiçbir şeyin olmadığı yerde beyin icabet edecek bir şey bulamaz. Korku, bir şeyin varlığından doğabildiği gibi anlatının yokluğundan da doğabilir.

Filmde gösterilen devasa sarı mekanı/bu boşluğu fiziksel olarak keşfeden bir şirket var; başlangıçta MR cihazları ürettiğini öğreniyoruz. Sonra bu alanı buluyor ve ticari bir amaca çevirmeye çalışıyor. Ama buranın tam olarak boş olmadığını fark ediyorlar; içeride sesler var, konuşan şeyler var. Şirket çeşitli tuzaklar kurmuş, içerideki objelere zarar verildiğinde zehirli gaz salan düzenekler yerleştirmiş. Yani oradaki canlıların farkındalar ve onları yakalamaya çalışıyorlar.

Filmin kahramanı olan Clark ise mobilya dükkânı olan, işi de aşkı da dağılmış bir adamdır. Bir gün dükkânının bodrumundaki eşikten geçip bu alana giriyor; terapisti Mary'ye anlatıyor, inandıramayınca kanıtlamak için video çeken arkadaşlarını da götürüyor. Clark ise kendi hayatının çıkmazları içinde yaşıyorken buraya girdikten bir süre sonra burayı anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyor. Daha sonra buraya dönüşmüş halde görüyoruz onu. Çünkü Backrooms da tam olarak bunu yapıyor: hatırlıyor ama anlayamıyor. Bunun için de çiçek şeklinde köpekler yapıyor. Karşımıza çıkan Clark'ın dev hali, onun çaresizliğini, kendi hayatının kötülüğünü kabul etmiş halini gösteriyor. Yani aldığı Clark’ı hatırlıyor ama kendince yorumluyor. Arkadaşlarından birinin ona "sen korsan mısın, sultan mısın?" diye sorması da boşuna değil. Ama bu yalnızca Clark'a ait bir kafa karışıklığı olmuyor. Oraya giren herkes kendi anlayamadığıyla karşılaşıyor. Backrooms herkese ait.

Mary'nin kendi hikâyesi de benzer bir kapanmayla kurulu; küçükken annesi ona sürekli pencereden çıkmamasını, evde kalması gerektiğini öğütlemiş. Pencereye çıkma yasağı onu belki de kendisinin ve çevresinin pencerelerden dışarı baktırma motivasyonunu oluşturuyor.

Filmin en önemli fikri Mary'nin ağzından geliyor: zihinlerimiz eğitilmemiş zihinlerdir ve bir şeyi ne kadar çok hatırlarsak aslından o kadar uzaklaşırız. Anılarla dolu bu ara bölge de bu yüzden her şeyin hatalı bir kopyasını üretiyor. Öne çıkarılması gereken cümle şu: Backrooms hatırlıyor ama anlayamıyor. Anlayamadığı için kendince kopyalar üretiyor; çiçek yapıyor ama köpek şeklinde bir çiçek yapıyor.

Öyleyse Backrooms sürekli büyüyen, genişleyen, kendi canavarlarını üreten bir yer. Bunu bir hücre gibi düşünürsek, belki de bizim tanıyamadığımız formda bir canlıdır. Belki hepimizin beyninin dünyada kolektif bir alanı vardır ve herkes oraya kendi hatırlayamadıklarını taşıyordur. Peki bu yer ne zamandır var? İnsanlığın başında binalar, koridor yoktu; o zaman neredeydi? Yoksa ancak tarihimiz, toplumlarımız, dillerimiz karmaşıklaştıktan sonra mı ortaya çıktı?

Bilinmez mekân alışık olduğumuz anlatılarda zaten vardı. Kaf Dağı vardı; hiç gidilemeyen, ancak anlatılabilen, dünyayı çevreleyen dağ olarak. Yrdi kat yerin altı vardı. Cinlerin toplandığı yerler vardı: terk edilmiş değirmenler, harabeler, boş hamamlar. Yani tam olarak insan için yapılmış ama insanın çekildiği mekânlar. Demek artık anlatı değişim çizgisinde durmakla beraber yeniden yorumlanıyor.

Filmin sonunda Mary'nin karşısına çıkan dev Clark, sıkıştıktan sonra acınası bir hale geliyor; elini uzatıyor, sanki beni kurtar der gibi. Buradan herkesin arka odalarda sıkıştığını seziyoruz. Oraya ait canavarların/ hatırlayan ama anlamayan arka odaların yarattığı canavarları arka odanın da sindiremediğini görüyoruz. Mary’nin de arka odaya dahil olmasıyla birlikte hepimizin ruhsal ve toplumsal bir sıkışma yaşadığını ve bunu zihnimizde daha karmaşık ve diğer bireylerle ortak hareket olarak yaptığımıza tanıklık etmiş oluyoruz.

Bugün yapay zekânın ya da teknolojinin nereye gideceğini, sınırının ne olduğunu bilmiyoruz. Hem üretiyoruz hem nereye varacağını bilmiyoruz. Backrooms'u da biz yaşayarak üretiyoruz ve neye dönüşeceğini bilmiyoruz. Belki film tam da bunun bir iz düşümü konumundadır. Belki de asıl mesele şu: anonim, sonsuz, sahipsiz bir anlatıyı bir kapıya, bir şirkete ve bir metne kapattığınızda, elinizde kalan şey artık bilinmez değildir. Sadece henüz anlatılmamıştır. Aradaki fark, korkunun tamamı bize, yani beynimizin arka odalarına aittir. Arka odalarda görüşmek üzere..