Son günlerde, yüzlerinde tarif edemediğim bir ifadeyle dolaşan ebeveynler görüyorum. Ne tam endişe ne tam heyecan… İkisinin garip bir karışımı. Hani şu okul tercih günlerinin yaklaşmasıyla birlikte ebeveynlerin ve çocuklarının yüreğinde hissettiği o tarifsiz rahatsızlık veren bir durum: seçenek bolluğu cehennemi.
Bunu neden böyle adlandırdığımı sorabilirsiniz. Çünkü işin özü tam olarak bu. İnsan zihni belirsizliğe tahammül edemez. Netlik ister, öngörü ister. Peki, bugün bir ebeveyn olarak neyle karşı karşıyasınız? Önünüze konan, her biri birbirinden parlak vaatlerle süslü, onlarca okul seçeneği. “Butik okul”, “alternatif eğitim”, “IB programı”, “proje tabanlı öğrenme”, “doğayla iç içe kampüs”... Liste uzadıkça uzuyor. Her bir seçenek, kendi içinde yeni bir soru işareti doğuruyor.
İşte tam bu noktada, görünmez bir yük binmeye başlıyor omuzlarınıza. Bu yükün adı: “En iyisini seçme zorbalığı.” Kendinize şunu sorarken buluyorsunuz: “Ya yanlış okulu seçersem? Ya çocuğumun geleceğini, potansiyelini, mutluluğunu benim bu ‘yanlış’ kararım belirlerse?” Bu düşünce, aslında çok tanıdık bir yerden, kendi çocukluğumuzdan, kendi ebeveynlerimizin bize dair umutlarından, kendi yarım kalmış hikayelerimizden besleniyor. Farkında olmadan, o küçücük çocuğun sırtına, kendi hayallerimizden ve pişmanlıklarımızdan örülmüş görünmez bir pelerin giydiriyoruz.
Peki, bu devasa seçenek kalabalığının ortasında, asıl özneyi, yani çocuğu hiç durup dinlediğimiz oluyor mu? Zannediyoruz ki onlar çok küçük, anlamazlar. Oysa evin içindeki o sessiz, o sözcüklere dökülmeyen kaygıyı bir sünger gibi çeker çocuklar. Onlar sizin o “acaba”larınızı, geceleri mutfakta yaptığınız fısıltılı konuşmaları, buruşmuş okul broşürlerine bakarkenki gergin kaşlarınızı okurlar.
Kendi iç dünyalarında şu çeviri yaparlar: “Annem ve babam çok endişeli. Demek ki başıma kötü bir şey gelecek. Beni, beni aşan bir sınava, bir ortama atacaklar ve ben yapamayacağım.” Bu, çocuğun kaygısının temelidir. Burada seçeneklerin çokluğu paradoksal bir etki yapar. Ebeveynin “en mükemmel”i arama telaşı, çocuğa “Sen şu an olduğun halinle yeterli değilsin, seni özel bir kalıba sokmamız lazım” mesajı olarak ulaşır. Bu da çocuğun varoluşsal bir “kabul görmeme” kaygısını tetikler. Yani, psikodinamik dildeki “nesne kaybı” korkusu, modern hayatta kendini “başarısız olursam sevilmem” olarak gösterir.
Peki seçenek azlığı daha mı iyi? Örneğin, bir kasabada tek bir okulun olduğunu düşünün. Orada da durum farklı değildir. Bu kez de ebeveyn, “Keşke imkanım olsaydı da çocuğumu başka bir okula gönderebilseydim” diye dövünür. Buradaki psikolojik mesele de “mahrumiyet” ve “çaresizlik” duygusudur. Ebeveyn, kendi hayatında yaşadığı yoksunlukları, fırsat eşitsizliklerini çocuğunun eğitim hayatına yansıtır. Bu sefer de çocuk, ebeveyninin o öfkesini ve çaresizliğini içselleştirir. “Hayat adil değil, ben hep bir şeylerden mahrum kalacağım” inancıyla büyüyebilir.
Yani mesele, seçenek sayısının çokluğu ya da azlığı değil. Mesele, biz ebeveynlerin bu seçim sürecini nasıl bir bilinçle yönettiğimiz. Gözümüzün önündeki çocuğu mu görüyoruz, yoksa kafamızdaki hayali çocuğa uygun bir okul mu arıyoruz?
Unutmayalım, seçtiğimiz okul ne kadar mükemmel olursa olsun, bir çocuğun ruhsal gelişimindeki en temel yapı taşı, kendini koşulsuz kabul edilmiş ve duygusal olarak güvende hissettiği ortamdır. Çocuk, hayatın ilk sınavını evde, sizin gözlerinizin içinde verir. Orada “tamamsa”, hangi okula giderse gitsin, kendi yolunu bulacak sağlamlığa sahip olur.
Gelin, bu tercih döneminde şunu bir deneyelim: Sırtımızdaki o görünmez “mükemmel ebeveyn” pelerinini çıkarıp bir kenara koyalım. Broşürleri ve sıralamaları bir an için unutalım. Sadece çocuğunuzun gözlerine, yüzüne, ses tonuna ve söyleyemediklerine dikkat edin. Neye ihtiyacı olduğunu anlamaya çalışın. Çünkü tercih listeleri birkaç hafta içinde tamamlanacak ve bu süreçte belki de çocuğunuza verebileceğiniz en kıymetli rehberlik, doğru okulu bulmak değil; gözlerinin içine bakıp o karmaşanın içinde gerçekten neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışmaktır. Anlaşılmış hisseden bir çocuk, doğru okuldan önce kendine güveneceği bir iç ses geliştirir.