John Berger, İstanbul’dan Gelen Telefon kitabındaki nehir söyleşide Tom Waits için çarpıcı bir tespitte bulunur: Waits'i asıl ayırt eden şey, sesinin yalnızca ses tellerinden değil, bütün bedeninden çıkmasıdır. Öyküsünü anlattığı insanla adeta hemhal olduğunu söyler Berger. Onu duyduğunuz an tanırsınız; sesini de, kelimelerini de. Ancak tuhaf olan şudur ki; sizi bu kadar hızlı yakalayan o ses, aynı anda kendi benliğini durmaksızın silmekle meşguldür. Dile getirdiği hayat tecrübesine teslim olur, kendini onun içinde eritir. Berger, bu tavrı derinden etkileyici bulduğunu anlatır.
Bu tespiti ilk okuduğumda açıkçası tam kavrayamamıştım. Yıllar içinde Tom Waits dinledikçe ne demek istediğini yavaş yavaş anladım. Sonra, Glen Hansard'ı sahnede canlı izlediğimde Berger'in o satırları yeniden aklıma düştü. Çünkü o gece onu diğerlerinden ayıran tek şey, aslında sahnede olmasıydı. Oraya çıktığında bile kaybetmediği o sadelik, o gösterişsizlik, insana sanki hâlâ Dublin'de, Grafton Street'in bir köşesinde duruyormuş hissi veriyordu. Fakat çalmaya başladığı andan itibaren, o gösterişsizliğin hemen arkasında kocaman, görünmeyen bir şey seziliyordu. Tıpkı bir buzdağının su altında kalan devasa kütlesi gibi, farkına bile varmadan sizi içine çeken bir anlatı sunuyordu. Onda da Waits'teki o aynı tuhaf çelişkiyi görmüştüm: Anında tanınan bir ses, ama kendini durmadan söylediği şarkının içinde eriten bir adam. Geçtiğimiz hafta vefat haberini aldığımda, bu konu üzerine düşünmek için daha fazla sebebim oldu.
Bugünün müzik endüstrisi; görünürlüğü algoritmalarla, keşfi menajerlik ajanslarıyla, başarıyı ise stüdyo cilasıyla ölçen bir düzenin içinde işliyor. Bu düzenin tam karşı kutbunda ise, kırk yılı aşkın bir süre boyunca sahiciliğinden hiç ödün vermeyen bir isim var: Glen Hansard. 29 Temmuz Çarşamba sabahı Dublin yakınlarında geçirdiği bir motosiklet kazasında hayatını kaybettiğinde, ardında bıraktığı şey yalnızca bir diskografi değildi. Otuz altı yıl önce bir sokak köşesinde başlayan ve hiç kesintiye uğramayan bir sadelik ve dürüstlük hikâyesiydi.
Bazı sesler stüdyoda doğar, bazıları menajerlerin masasında keşfedilir. Glen Hansard'ınki ise bambaşka bir yerde, Dublin'in ıslak kaldırım taşlarında ortaya çıktı. Elli altı yıllık ömrü boyunca, kazandığı Oscar'ın ve aldığı Grammy adaylığının gölgesinde bile o kaldırım üzerinde müziğini yapan adamı görebilirdiniz.
Glen Hansard’ın hikâyesi, Ballymun'da başlar. Annesi Catherine'in Moore Street'te bir tezgâhı vardır; genç Hansard, annesinin tanıdıklarına yakalanmaktan çekindiği için şehrin güneyine, Grafton Street'e doğru yürür ve gitar kılıfını o sokağa serer. Okul müdürünün kendisini müziğe yönlendirmesiyle on üç yaşında okulu bırakmıştır. Anlattığı üzere İlk gün kazandığı para yalnızca 20 penidir. Kendine bir fincan çay alacak kadar. Yıllar sonra bu anıyı, müzikten kazandığı ilk parayla aldığı o çayı hatırladığını röportajlarında hep söylemiştir. Bu küçük, neredeyse önemsiz detay, aslında bütün kariyerinin özetidir: Hansard için başarı hiçbir zaman büyük bir sıçrayış değil, kaldırımda atılan sabırlı adımların toplamıydı.
1990’da The Frames’i kurduğunda henüz yirmili yaşlarındaydı. Bu grupla uluslararası başarı için acele etmek yerine, Dublin sahnelerinde adeta bir 'tarikat' bağlılığıyla kenetlenen çekirdek bir dinleyici kitlesi yarattı. Ana akımın yakıcı hızına direnen bu gösterişsiz inşa süreci, Hansard’ın samimiyet kalesini korumasını sağladı. İroniktir ki geniş kitlelerin radarına ilk kez kendi albümleriyle değil, 1991 yapımı The Commitments filmindeki Outspan Foster rolüyle girdi. Müzik kariyerini kestiği gerekçesiyle bu popülerliği yıllarca içine sindiremedi Hansard. Oysa hemşehrileri için durum netti: O artık Dublin sokaklarının değişmez Outspan’ıydı.
Asıl dönüşüm ise 2007'de, yönetmen John Carney'nin Once filmiyle geldi. İki el kamerasıyla, üç haftada ve yaklaşık yüz bin sterlinlik mütevazı bir bütçeyle çekilen bu filmdeki rolü bir tesadüf değildi. Hansard, Grafton Street'te soyulan, ardından Çek bir göçmen müzisyenle (Markéta Irglová) tanışan bir sokak çalgıcısına hayat veriyordu. Kendi biyografisiyle beyazperdedeki kurgusu burada tam anlamıyla iç içe geçmişti.Filmin sahiciliği o kadar güçlüydü ki Galway Film Fleadh'te sessizce prömiyer yapan yapım, kısa sürede Sundance'e, oradan da dünyanın en büyük sahnesine uzandı. 80. Akademi ödüllerinde en iyi özgün şarkı ödülünü kazandı.Bir sokak müzisyeninin hikâyesi, dünyanın en parlak kırmızı halısında işte böyle taçlanmıştı.
Hansard, zirvedeyken bile geriye, yani sokağa dönmekten hiç vazgeçmedi. 2010 yılında, Noel arifesinde bağış toplayan bir grup sokak korosuna anlık bir katılımla başlattığı gelenek, zamanla Dublin Simon Community'ye (evsizlik üzerine çalışan bir yardım kuruluşu) devasa gelirler sağlayan, Bono'dan The Edge'e, Damien Rice'tan Imelda May'e kadar pek çok ismi bir araya getiren bir etkinliğe dönüştü. Hansard'ın bunu yıllarca aynı Grafton Street köşesinde sürdürmesi tesadüf değildi: O köşe, onun için asla geride bırakılan bir geçmiş değil, hep geri dönülen bir yerdi.
Solo kariyerinde de aynı disiplin sürdü. 2012'deki Rhythm and Repose ile başlayan bu dönem, 2015'te Didn't He Ramble albümüyle (En İyi Folk Albümü kategorisinde) bir Grammy adaylığına taşındı. Irglová ile kurduğu The Swell Season projesi ise iniş çıkışlı bir ortaklığın ardından 2025'te, on yılı aşkın bir aradan sonra Forward albümüyle yeniden bir araya geldi. Sanki kariyerinin her evresi, er ya da geç aynı kaynağa geri dönüyordu.
Ölüm haberi İrlanda’dan dalga dalga yayıldığında Başbakan Micheál Martin sanatçının bıraktığı büyük mirasa vurgu yapıyor, Bruce Springsteen ise dostunun cömertliğini anlatıyordu.Geride bıraktığı eşi Maire Saaritsa ve henüz üç yaşındaki oğlu Christy’nin yanında, otuz yıı aşkınl boyunca Grafton Street’in soğuk taşlarında durup onu dinleyenler de yas turuyordu.Oscar gecesinde ekranda gururlananlar ve Noel arifelerinde o kaldırım köşesinde onunla ısınanlar... Cenazesinde, hayatına dokunduğu binlerce insanın hep bir ağızdan Falling Slowly’yi söyleyerek onu uğurlaması ise müzik tarihinin en kolektif, en unutulmaz vedalarından biri olarak hafızalara kazındı.
John Berger’in Tom Waits için kurduğu o cümleye şimdi bir kez daha dönüyorum. Bazı sanatçılar sahneye kendi benliklerini devleştirmek, dinleyiciyi kendilerine hayran bırakmak için çıkar. Bazılarıysa tam aksini yapar: Kendi varlığını usulca siler; söylediği türkünün, adımladığı sokağın ve ses olduğu insanların içinde erimeyi seçer. Glen Hansard tam olarak bu ikincisiydi. Oscar kürsüsünün şatafatında da Grafton Street’in ıslak kaldırımında da birebir aynı adamdı; kendini hiç büyütmeden, hep anlattığı hikâyenin içinde eritti.
Bir sesin özel olması için en parlak sahnelerde doğması gerekmediğini öğretti bize Hansard. Tek gereken şey; yıllarca aynı kaldırımda durup şarkı söylemeye devam edebilmek ve en tepeye çıksa bile dirayetini kaybetmemek.
U2’dan Bono’nun da söylediği gibi " Sahne onun tanımadığı bir ayrışmaydı; o her koşulda insanlarla göz hizasında duran bir icracıydı.Benim için, açık bir gitar kılıfına dönerek düşen her bozuk parayı gördüğüm her yerde Glen hep var olacak."