Filmin konusu yakın tarihimizden, Bilge Köyü Katliamına dayanmaktadır. Bu referansın seyirciye ilk sekansta verilmesi yönetmene hem olaya bağlılığını hem de bağımsızlığını kazandırmıştır. Bağlılık; konuya, coğrafyaya, dile, iktidar arzusuna, toplumsal hafızadaki kodlara, cemaatleşme gibi asgari terimlerle film bir kazığa bağlanmıştır. Bağımsızlık ise tüm bağlılıkların tam tersi niteliğinde olan terimlerin insan yaşamındaki bireyselliğinde derinleşip yeni bir evren yaratmıştır. Yaratılan evrende yelpaze; ülke, vatandaşları, kültürleri olmuştur. Yelpazeyi tutanın bireyler mi yoksa toplumun asıl merci olan toplumsal güdülerimiz midir, bu açıdan değerlendirmeye yelteneceğim.
Film, Mardin yakınlarında yaşayan Hazeran ve Bazeran adlı iki aşiretin birbiriyle olan mücadelesini anlatmaktadır. Bu mücadeleler üzerinden, özellikle Hazeranlara yönelik daha tek taraflı bir yorum sunulduğunu görürüz. Hazeranların tarih sahnesindeki yerleri, kaçıp gitmeleri ya da yurtlarında kalmaları gerektiği gibi meseleler üzerinden bir anlatı kurulurken; aynı zamanda onların kendi tarihlerini ve kültürlerini savunma çabasına da odaklanılır. Bu durumu sağlayan en önemli durum ise anlatıcıların hep Hazeranlar aşiretinden olmasıdır.
Bu noktada Kamil Dede’nin iki torunu öne çıkar: Ferit (Feyyaz Duman) ve Mesut (Caner Cindoruk). Bu iki kardeşten Ferit’e şeyhlik verilirken, Mesut’a verilmez. Bunun sebebi Mesut’un Bazeranlara bir zamanlar yanaşma olarak çalışan Gülsüm ile evlenmesidir. Film ilerledikçe birçok sekansın, Habil–Kabil anlatısı üzerinden okunabileceği görülür. Ancak sahnelerde asıl belirgin olan yalnızca bu çatışma değil, bireyin kendini yaratma süreci olmuştur.
Mesut’u bir kahraman olarak ele alırsak, burada klasik bir kahraman anlatısından ziyade tersine kahramanın kendini yaratma durumu söz konusudur. Mesut rüya görür, bir çağrı bekler, çağrıyı alır, kabul eder ve bir arayışa girer. Bu süreçte seyirci olarak biz de Hazeranların iyi bir şey yaptığına, Mesut’un şeyhlik yolunda haklı olduğuna inandırılırız ve onunla birlikte ilerleriz. Bu durum, bizim toplumsal hafızamızda da karşılığı olan bir yapıdır; nasıl ki köylü halk yani tebaası Mesut’a inanıyorsa, seyirci de benzer şekilde ona inanır. Bu açıdan bakıldığında yönetmenin seyirciyle güçlü bir bağ kurduğu söylenebilir.
Fakat film ilerledikçe yönetmen sanki bizi yolun ortasında bırakır ve geriye çekerek sadece izleyen bir konuma iter. Bu noktada kahramanın yolculuğunun tersine döndüğünü, yani bir “tersine kahramanlık yolculuğu” kurulduğunu görürüz. Mesut’un şeyhlik ve cemaat yapısı içinde ilerlerken aslında kendini zehirlediğini görmüş oluruz. Bu durum yalnızca cemaatin kolektif yapısıyla açıklanmamıştır. Aynı zamanda Mesut’un kendi kişisel yönelimleri, zayıflıkları ve içsel çatışmaları da bu dönüşümde etkili olmuştur. Eğer anlatı sadece cemaatin kolektif bir yapı olarak insanları sürüklediği üzerine kurulsaydı, film daha tekdüze olabilirdi. Ancak Mesut’un anti-kahraman yapısı ve geniş bir yelpazede sergilediği davranışlar, filmi daha derin ve analiz edilebilir bir konuma yükseltmiştir.
Burada verilen ethos ve mitoslar, ikizlik motifi, mistik hava ve müziklerle birleştiğinde; liderin, yani Mesut’un ‘istenmeyen’e dönüşmesiyle tersine kahramanlık yolculuğu daha da belirginleşmiştir. Dönüşümün cemaat fikrine tam anlamıyla bağlanmaması filmi daha konuşulabilir yapmıştır. Sadece kolektif inanç yapısının yeterli ya da gerçekçi olmadığı önemsenmiştir. Bireysel zaafların da belirleyici olduğu bir anlatı kurularak film, yaşanan hayata eşlik etmiştir denilebilir.
Mesut’un filmde bir noktada “yeni bir çoban” olarak, yani bir İsa motifi üzerinden verilmeye çalışıldığını görürüz. Filmin afişinde yanan bir kibritin ucunda gösterilen Mesut (Caner Cindoruk) imgesi de İsa motifini destekler. Bunun yanında filmde geçen ikizler, çobanlar ve rüya görme gibi unsurlar dini göndermeleri güçlendirir. Ancak Mesut’un anti-kahraman doğası ve davranışlarındaki geniş yelpaze, bu tekil metaforu sabitlememiştir. Aksine bu metaforları içine alarak yoluna devam etmiştir. Yani Mesut’un konumu, anti-kahramanlığın geniş yelpazesi içinde farklı noktalara yerleştirilmiş bir yapıda olmuştur.
Bu durum, Mesut’un davranışlarının ne sadece kişisel ne sadece toplumsal ya da sosyokültürel ve etnisite gibi bir çerçevede değerlendirilmesini engeller. Tüm bu katmanların bir araya gelmesiyle zengin bir anlatı ortaya çıkar. Ancak bu çok katmanlılık yer yer bir karmaşa da yaratmıştır. Birçok tema aynı anda işlenir ve hangisinin daha öne çıkarılması gerektiği zaman zaman belirsizleşir.
Bununla birlikte filmdeki Mesut, Yılmaz, Ferit, Fatma, Gülsüm, Seyit ve Furkan gibi karakter isimlerinin, dini metinlerdeki anlamları açısından da dikkat çekici bir şekilde yerleştirildiği görülür. Bu da filmin sembolik yapısını güçlendiren bir başka unsur olmuştur.
Film, iki saatlik süresi boyunca hem bir kahramanın (ya da anti-kahramanın) yolculuğuna hem de bir olaya tanıklık ettirirken; müzik ve görüntü yönetimiyle de bu deneyimi desteklemiş oluyor. Özellikle ses ve müzik kullanımı izleyicide bir doygunluk hissi yaratmıştır ve filmin atmosferini güçlendirmiştir. Müzikle birlikte sinemanın imkanlarından yararlanan yönetmen korku unsurunu elinde tutup bunu işlemeyi başarmış denilebilir. Bu nedenle film, derinlemesine incelemek isteyenler için ikinci kez izlenmeye oldukça açıktır. İkinci izleyişte hem anlatı hem de teknik unsurlar daha fazla keyif veriyor diyebilirim.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Emin Alper’in Tepenin Ardı filminden sonra beğendiğim bir yapım oldu ve izlenmesini tavsiye ederim.