İNCELEME

İsmet Özel’in Batı ile İmtihanı

Fatih Bursalı, şair, yazar ve düşünür İsmet Özel’in "Batı'nın Sicili" isimli son yazısını değerlendirdi.

Abone Ol

YAZI: FATİH BURSALI

İsmet Özel’in "Batı'nın Sicili" başlıklı yazısını okurken insan ister istemez şu soruya takılıyor: Kulağımıza gerçekten yeni bir şey mi çalınıyor? Açık konuşalım: Hayır. Bu yazıda yeni bir besteden çok, uzun zamandır bildiğimiz bir melodinin İsmet Özel’e özgü hiddetli bir yorumunu duyuyoruz. Batı’nın sömürgeci politikaları, sanayileşme ile müstemlekeciliği kol kola yürütmesi, pozitivist aklın Batı dışı toplumlara bir gelişme modeli olarak dayatılması ya da kimi zaman gönüllü biçimde benimsenmesi, sermayenin yalnızca ekonomik alanda değil; kültürel, sembolik ve zihinsel düzeylerde de işlev kazanması, düşünce dünyasında epeydir tartışılan meselelerdir. Üstelik bu tartışmaların önemli bir kısmı da bizzat Batılı düşünürler tarafından yürütülmüş, en azından onların açtığı kavramsal patikalardan beslenmiştir.

Yazı, Rimbaud ile açılır. Rimbaud’nun şiirden sonra silah kaçakçılığına uzanan hayatı, Batı’nın aydınlık ve karanlık yüzü arasındaki gerilimi göstermek için kullanılır. Özel’e göre Rimbaud, şiirde zirveye çıkmış, sonra Menelik’e silah kaçırmıştır; dahası bu durum Batılı hayat tarzının olağan akışı içinde sunulur. Burada bir edebî hamle vardır: Şiirin meleği, ticaretin ve silahın çamuruna bastırılır. Fakat sorun da tam burada başlar. Bir şairin biyografisi, bir medeniyetin karakter raporuna dönüştürülür. Rimbaud artık Rimbaud değildir; Batı’nın küçük bir maketi gibidir. Bu anlatı, yazının genel düşünme biçimini ele verir: Özel, Batı’yı suçun büyük deposu haline getirir. Batı yalnızca sanayi değildir, yalnızca müstemlekecilik değildir, yalnızca pozitivizm değildir, yalnızca sermaye değildir; tüm bunların hepsidir. Bu cümlelerin bir tarafı elbette doğrudur. Batı sanayileşmeyle sömürgeciliği birleştirmiş, Batı “medeniyet”i ulaşılması gereken zorunlu bir istikamet gibi sunulmuştur. Özel de yazısında bunu ifade eder. Fakat burada asıl mesele şudur: İsmet Özel Batı’nın büyük anlatısını eleştirirken kendisi de başka bir büyük anlatının içinden konuşur. Batı’nın insanlığa reçete yazmasına öfkelenir; fakat kendisi de insanlık adına reçete yazmaktan çekinmez. Batı’nın “evrensel insan” kurgusunu reddeder; fakat kendi “hakiki insan” kurgusunu yeterince tartışmaya açmaz.

Yazının sonunda mesele zaten bütün açıklığıyla görünür. Özel’e göre insanlık adına bir şafak sökecekse bu, Müslümanların kendilerine gelmesiyle; Müslümanların kendilerine gelmesi de Sünnet-i Seniyye’ye riayetle mümkün olacaktır. İşte burada Batı’nın sicilinden İsmet Özel’in temiz kâğıdına geçeriz. Batı’nın sicili kabarıktır, ama konuştuğu zeminin siciline dair tartışma göremeyiz. Batı’nın kavramları kirlenmiştir, fakat bu kirlenmeyi temizleyecek dilin kendisi yeterince tartışılmaz. Burada daha çok dünyaya yön verecek referans ilkeler değişir, ancak Özel’in mantığı eleştirdiği mantıktan pek uzak değildir.

Peki referans değerlerimiz ve o değerlerin dili benimsendiğinde, terazide “yerlilik” ve “millilik” kefesini otomatik olarak ağırlaşır mı? Konuşmamızı koşullayan referans sistemi bize “ait” olunca, o kendiliğinden eleştirel olmaz. Hatta kimi zaman tam tersine, bu refleks eleştirinin önünü kapatan bir güvenlik şeridine dönüşür. Çünkü o andan itibaren kavram artık tartışılacak bir şey değil, sığınılacak bir yer haline gelir.

Bu yüzden İsmet Özel’in yaptığı şeyi “deruni bir dünya sistemi teşhiri” diye romantize etmek kolaycılık desek abartmamış oluruz. Dünya sistemini teşhir ediyor, evet; fakat bunu yaparken kendi önerdiği dünyanın hangi iktidar ilişkilerini, hangi dışlamaları, hangi hiyerarşileri üretebileceğini sorgulamıyor. Tıpkı kendi şiirinde dediği gibi, “insanlar hangi dünyaya kulak kesildiyse diğerine sağır.” Batı’nın sicilini açsa da kendi önerisinin arşivini kurcalamıyor.

Burada W. Benjamin’in o meşhur cümlesi devreye girer: “Hiçbir medeniyet belgesi yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” Bu cümle yalnızca Batı için söylenmiş bir aforizma gibi okunursa eksik kalır. Asıl gücü, bütün medeniyet iddialarını aynı sert ışığın altına çağırmasındadır. Modern dünyanın üretim sistemine uygun ölçekte gerçekleştirdiği sömürgecilik, pre-modern dünyada kendi ölçeğine, kendi tekniğine, kendi siyasal ve askerî kapasitesine uygun biçimlerde yaşanmamış mıdır? Hangi medeniyet, hangi ilke, hangi öğreti, kendi kurallarını bir başkasının hayatına giydirmekten bütünüyle geri durdu?

Brecht’in “Okumuş Bir İşçi Soruyor” şiiri de tam burada anlam kazanır. Kitapların yalnızca kralların adını yazdığı yerde, kayaları taşıyanların, duvarları örenlerin, şehirleri kuranların adı kaybolur. Bu yalnızca Batı tarihine özgü değildir. Her büyük anlatı, kendi kahramanlarını öne çıkarırken kendi işçilerini, kölelerini, yenilmişlerini, sürülmüşlerini ve susturulmuşlarını geride bırakır. Dolayısıyla mesele yalnızca “Batı kötü müdür?” sorusu değildir. Daha sert soru şudur: Her medeniyet kendi ihtişamını kimin sırtından kurmuştur?

İsmet Özel’in yazısı bu soruya kadar gelir, fakat orada durmaz, başka bir yere sapar. Batı’nın sermaye ve kaba güç ittifakını anlatır; “Dünya Sistemi”nin mali güçle şiddeti gözden uzak tuttuğunu söyler. Bunlar etkili cümlelerdir. Fakat yazı, bu tahakküm biçimini çözümlerken aynı zamanda bütün suçu Batı adlı dev bir günah keçisine yükler.

İşte asıl çelişki budur: Batı’yı her şeyin nedeni haline getirdiğinizde, Batı’yı eleştirmiş olmazsınız, onu yine merkeze koymuş olursunuz. Bu kez Batı, ilerlemenin merkezi değil kötülüğün merkezi olur. Ama hâlâ merkezdir. Dünya hâlâ onun etrafında açıklanır. Biz hâlâ kendimizi onun karşısında tanımlarız. Böylece Batı-merkezcilik yıkılmaz, sadece ve sadece tabelası değiştirilir.

Bu noktada haklı bir Batı eleştirisinin, nasıl olup da kendi dogmatik güvenliğine çekildiğini görme fırsatı buluruz. Özel’in zaafı Batı’yı eleştirmesi değil, Batı’yı eleştirirken kendi pozisyonunu eleştiriden muaf tutmasıdır. O yüzden mesele Batı’yı aklamak değildir. Batı’nın sömürgeci, kapitalist, epistemolojik ve kültürel tahakkümünü elbette konuşacağız. Fakat bunu konuşurken “Batı suçlu, biz temiziz” rahatlığına sığınma cüretini de sorgulayacağız.

İsmet Özel Batı’nın sicilini açıyor. İyi de yapıyor. Fakat biz de şunu sormadan edemiyoruz: Batı’nın sicilini bu kadar hiddetle tutan kalem, kendine yönelmeyi nasıl her seferinde es geçebiliyor? Belki de yazının en çıplak ironisi burada: İsmet Özel Batı’dan kurtulmak istiyor, ama Batı’yı o kadar büyütüyor ki, metnin sonunda Batı ortadan kalkmıyor. Sadece şeytan kılığına girip sahnenin merkezinde kalmaya devam ediyor.