İSMAİL BAŞARAN
Günün zayıflamasının çökmesiyle sokak lambalarının titrek ışık perdesinin arasında masanın üzerine usulca düşüverdi. Gazetenin baskı üretimine emek verirken yazının son dokunuşlarını yaparken müezzin yanık sesli segâh makamından süzerek akşam ezanını henüz okumuştu.
Bir an durdum. Duvarda tutulan eski resimlerin arasında bağımsızlık günlerimi ayarlar. Gözlerimden inci yaşlar döküldüğünü fark ettiğiniz bir zaman sonra. Cebimde kimbilir hangi bayram günlerinden kalma mendillerle usulca sildim gözyaşlarımı.
İçimde biriken hasretlikle dedemden kalan yegâne hatıra eski bir radyoda çalan alaturka bir şarkıya parçalama uyguladığım belli belirsiz bir ses tonuyla.
Derken hüzünlü bir çocuğun gölgesi kondu penceremin önüne…
Bakışları yaşadıklarının ızdırabı, yaşamadıklarının hasretiyle temelta sallanıyordu…
Yoksulluğun yoksunlukla buluştuğu yerde bir şeyler söyleyen istenen da yüreğinde biriken l'in kör bir kurşunun hedefinin olmasından korkuyordu…
Hayal ile gerçek arasında kaldığımı düşünmüş olacağım ki, yazmanın son birkaç paragrafına ara vererek pencereye doğru usulca yürüdüm.
Perdeyi araladım ve bakışlarımı bütün bir dikkatle akşamın geceye çalan parçaları çökmüş, doğru kiloları boyunca uzatıverdim.
Çok değil bir saat önce evde dönmeye çalışan çalışma, emekçilerin hayat pahalılığından dem vuran sohbetleri, çarşı pazardan dönen kadınların fısıltılı konuşmaları, cıvıltılarıyla günün son vakitlerinin tadını çıkaran çocukların sesleriyle seslerden oluşmuş renklerin boyadığı sokak biranda sessizliğe bürünüvermiş ve sanki ölümün matemli yalnızlığı kaplamıştı.
Hüzün'ün dilim dilim sokakta yayıldığı ince bir şekilde yürüdüğünü fark ettiğinizden neden sonra. Hatıraların ihtiyar yüzlerdeki sorunlu, yorgun bir parmak izi gibi belirdiği evlerin duvarlarında ay ışığının pırıltıları çökmüştü.
Tozlu bir sandığın saklanmış, kırık bir aynada şekli verilmiş ve dokundukça uzaklıkan aralıklarım sanki sûr üflenmiş de kıyamete uyanan bir ölü gibi ruhumun derinliklerinden ansızın dışarıya çıkıverdi.
Gecenin alacakaranlığında yakamozlarla ışıldayan bir akarsuya dönüştüm sözgelimi. Yalnızlığın olmadığıda berrak aralıklarda hafiflikte ucu bucağı olmayan bir gelecek kaygısına doğru ılgıt ılgıt döküldüm saatler boyunca ilerliyor.
Zaman, takvimin parlamasında, saatlerin tik taklarında belirdikçe çığlıklar yükselen zihnimin duvarlarından… Varlık ve yokluk arasındaki o derin sessizliğin içinde kamera uzakta bekleyen çocuk gibi bölgelerde savunduğu yerdemin, duranın yerinin yankısını işittim.
Saat gece parçalarının tamamı geçmişti. Paltomu aldım, insanın iliklerine kadar üşüten dondurucu soğuğu sırtlayarak yalnızca rüzgarın yürüdüm yürüyüşlerde yürüdüm. Cebimde vücuttan başka bir şey taşımazdım bu miktarı ya ilk kez üç beş parayla çıkmışım.
Yarı açık yarı uykulu 2 genç çocuk dikildi karşıma. Birkaç kuruş veren başımdan savdım. Şanslıydım. Gecenin bu en tenha vakitlerinde insan ya şehit oldu ya şehit oldu.
Adımlarımı tazelediği onun sokakta gecenin karanlık derinliklerinde, sobasız yerde, boş tencerelerin yansımasında zayıflıktan bir sükûtu büyüyordu sanki. Yıldızsız bir gökyüzü gibi sonsuz karanlıkla sarıyordu.
Ne hayal vardır ne umut…
Yoksulluğun büyüdüğü evlerde olmadan yaşayan çocukların suskunluğu oyuncakları yükselirdi bacalardan.
Dizlerinde yara, ellerinde çatlak, gözlerinde erken gelen bir sonbaharın hüznü beliren emekçi babaların delik ayakkabılarından sızarak kaldırımlarda süzüle süzüle zayıflığa ağıt yakardık.
Yoksulluk…
Sandığınız gibi sadece para eksikliği yok. Bazen bir çocuğun yeni kalem istememesi, bazen annesinin pazar dosyasının boş depolaması sıkıştırmasıydı. Bazen akşam yemeği saatinde sokaktan gelen yemek kokularına pencereyi kapatmaktı. Bir lokma ekmekte sayılı düşler birikirdi. Çatlamış avuçlarda umut izi belirirdi. Yama tutmaz eski giysiler dilsiz ağlardı geceleri. Bir annenin bakış açısı sönmüş bir dua yükselirdi göğe doğru.
Düşlerinin titreyen çocukların içinde annelerinin sesi duyulurdu:
“Sabret evladım,”
Ama sabır da yorulurdu bazen.
Zaman acısını hiç umursamazdı. Bazen bir ömrün kırık kaderi kadar ağır gelirdi insan. Yorgun ruhların yaşamları boyunca hayatın süreci beliriyordu. Okul defterlerinin eksik sayfalarına suskun kelimeler kalıyordu. Her yağmurun yağdığı dualar yırtılırdı. Masum birçok kendi acısıyla ömrü dilinde bir şiir tütsülenirdi:
Önce çaresizlik kapıları çalar
Sonradan
Bütün ayrıntılı çehreler silindi aynalardan
Bir anda boşaldı dünya
Yapayalnız yaşadı
Tez tükendi umut ekmeği
Bitiverdi suların hayali
Çevirdik derin bir karanlığa gözlerimizi
Sen ey büyük yalnızlık
Bir sen terketmedin bizi