Klinik Psikolog Büşra Kırca, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'taki okullarda art arda meydana gelen silahlı saldırıları psikoloji literatüründe çokça bahsedilen Amok kavramıyla anlatmaya çalıştı.

Dün Şanlıurfa’da, bugün Kahramanmaraş’ta…

Bir okulun koridorlarında yankılanan sesler sadece silah sesi değil. Uzun zamandır duymamayı seçtiğimiz bastırılan, görülmeyen ve duyulmayan çocukların yüksek sesleri.

Her olay sonrası yaşananları
“Akran zorbalığı…”
“Ergenlik işte…”
“Bir anlık öfke…”
taşkınlığı olarak etiketlemek ateşe körükle gitmektir.

Zira karşımızda, psikoloji literatüründe Amok kavramıyla tanımlanan çok daha derin bir psikopatolojik bir sürecin izleri bulunmaktadır.

Bireyin ani öfke dalgasıyla kontrolünü kaybettiği, hedef gözetmeksizin saldırganlaştığı ve çoğu zaman kendi ölümüyle sonuçlanan bir şiddet halidir Amok. Ancak onu diğerlerinden ayıran şey sadece eylemin şiddeti değildir. Bu durum, sıradan bir kavgadan veya intikam duygusundan ayrılır. Saldırgan, eylemi öncesinde genellikle sosyal bir ezilme, aşağılanma veya travma yaşamıştır; ancak tepkisi orantısız, soğuk ve mekaniktir.

Bu yüzden okullarımızda bıçak ve tabanca ile dolaşan çocuklar için “öfkeli ergen” diyemeyiz. Onlar, fark edilmemiş travmaların, ihmalin ve sessiz çığlıkların taşıyıcılarıdır.

Bu noktada toplum olarak bir cesaret sınavındayız.

Ya bu olayları münferit vakalar olarak görmezden gelip kendi başımıza, çocuğumuzun başına gelmediği için şükretmeye devam edeceğiz ya da bu çocukların taşıdığı yükün aslında hepimize ait olduğunu kabul edeceğiz.

Okullarda güvenlik önlemlerini artırmak elbette önemli. Ama güvenlik, sadece kapıya konulan bir dedektör değildir. Gerçek güvenlik, bir çocuğun kendini görünür hissetmesidir.

Psikolojik danışmanlık sistemlerinin güçlendirilmesi, çocukların düzenli ruhsal değerlendirmelerden geçmesi,
öğretmenlerin ve ebeveynlerin duygusal farkındalık konusunda desteklenmesi…

Bunlar artık “öneri” değil, bir zorunluluktur.

Ama bundan da önce, daha köklü bir mesele var: Kültürel olarak neyi normal kabul ettiğimiz.

Bir çocuğun aşağılanmasını “şaka” sayıyorsak, zorbalığı “güçlenme süreci” diye meşrulaştırıyorsak, şiddeti izlenebilir, konuşulabilir ve hatta hayranlık uyandıran bir dilde sunuyorsak; o zaman bu tabloya şaşırmamız samimi değildir.

Çünkü çocuklar sadece söylenenleri değil, yaşananları öğrenir.

Unutmayalım; Bu olaylar bir anda ortaya çıkmaz. Birikir, sessizleşir, görünmez olur ve bir gün, bir koridorda kendine yer bulur.

Bu yüzden mesele sadece “bir çocuk” değildir. Mesele, o çocuğun içinde büyüyen yalnızlığın ne kadar süre fark edilmediğidir.

Belki de artık kendimize şu soruyu sorma zamanı; Biz gerçekten çocukları korumaya mı çalışıyoruz yoksa sadece olan bitenin bizi rahatsız etmemesini mi istiyoruz?

Görmezden gelinen her duygu, bir gün başka bir biçimde kendini anlatır.

Ve bazen, bu anlatımın dili çok ağır olur.

Bu satırları okuyan ve içindeki çocuğun sessiz çığlığını duyan herkes, yalnız olmadığını bilmeli. Daha önce konuşamayanlar için bir yer var ve oraya adım atmak, sanıldığından daha az korkutucu.