Bu hikaye, hayatının en verimli dönemini akademide geçiren birinin, içeriden bir tanık olarak, gördüğü çarpıklıkları sessizce kaydettiği bir yüzleşmenin anlatı dizisidir.

Fakülteye girmeden önce, iç dünyamla dış dünyam arasındaki uyumu sorgulama ihtiyacı hiç duymamıştım. Çünkü böyle bir çatışma yoktu. Düşündüğüm şeyle söylediğim şey, hissettiğimle yaptığım arasında belirgin bir yarık oluşmuyordu. Ne zaman ki fakültenin kapısından girdim, bu uyumun aslında ne kadar kırılgan olduğunu fark ettim.

Gün geçtikçe sessizleşiyordum.

Kendimi ifade etme biçimim zayıflıyor, kelimelerim çekingen bir karaktere bürünüyor, ait olduğum yer fikri çözülmeye başlıyordu. Ne düşüncelerimi açıkça ifade edebiliyordum ne de o düşünceleri besleyen kaynakları. Ne tartışabiliyordum ne de tartışmaya teşebbüs edebiliyordum. Daha doğrusu, teşebbüs fikri içimde doğmadan bastırılıyordu.

Ama bu yalnızca despotluktan kaynaklanmıyordu. Mesele tek başına baskı değildi; fakültede köşeleri tutan kişilerle, büyük hocanın yıllar içinde tesis ettiği kadroların niteliğiyle doğrudan ilişkiliydi.

Büyük hoca, dedikodu kültürüyle beslenen, kendine ait bir tarih evreni kurmuştu. Kulaktan dolma hikâyelerle örülü, abartılı ve efsanevi dili terk edemiyordu. Bazen yüzyıllar önce yaşandığını iddia ettiği olaylardan ilhamla bugüne taşınmış bir mağduriyet yaşayabiliyordu. Sanki geçmiş, kapanmış bir dönem değil; hâlâ süren kişisel bir dava dosyasıydı.

Toplantılar, bir süre sonra bilgi alışverişi olmaktan çıkıp uzun monologlara dönüşüyordu. Aslında dinlemek değildi bu; daha çok maruz kalmaktı. Zaman, bir fikrin gelişmesiyle değil, anlatının uzamasıyla akıyordu. Her yeni cümle, bir öncekini toparlamıyor; bilakis biraz daha dağıtıyordu.

Anlattıkları ne tartışmaya açılıyor ne de doğrulanıyordu. Zaten doğrulanmaya da ihtiyaç yoktu; anlatının gücü içeriğinde değil, anlatanda yatıyordu. Kimi zaman sözde tarihsel bir örnek, kimi zaman hamasi bir anekdot, kimi zaman da “atalar” vurgusuyla süslenmiş yarım yamalak bir hikâye…

Bu anlatılar, zamanı doldurmak, mesaiyi tamamlamak ve gerektiğinde bilinci yönlendirmek için dolaşıma sokuluyordu. Dağınık olmaları bir kusur değil, aksine avantajdı. Çünkü zihin giderek köreliyor, düşünce yoruluyor, konuşma mecali kayboluyordu.

Bir süre sonra bu durum normalleşti. Zaman işgal ediliyor, ama kimse buna zaman kaybı demiyordu. Çünkü orada zaman, verimle değil, otoriteyle ölçülüyordu.

Her gün biraz daha dikkatli, biraz daha sessiz, biraz daha az görünür oluyordum. Büyük hoca ise fakültenin kendisi olmuştu artık.

“Hocanın fakültesine gideceğiz.”
“Hocanın fakültesinde buluşacağız.”

Bu ifadeler ilk bakışta sıradan, hatta masum görünüyordu. Ama değildi. Çünkü bir kurumun, bir kişiyle bu kadar kolay özdeşleştirilmesi tesadüf olamazdı. Sanki bir mekân değil, bir hükümranlık alanına giriliyordu. Fakülte, kamusal bir yapı olmaktan çıkmış; tek bir iradenin, tek bir sesin uzantısına dönüşmüştü. İnsanlar kurumu değil, kişiyi referans alıyordu. Bu, sessizce kabul edilmiş bir egemenlik türüydü.

Büyük hoca istediği gibi konuşabilirdi. Onun doğruluk kaynağı nüfuzuydu. Söylediğinin doğru olup olmaması önemli değildi; söyleyenin kim olduğu belirleyiciydi.

Ben ise kendimi bir makinenin dişlileri arasında sıkışmış gibi hissediyordum. O binaya girdiğim anda, sanki önceden belirlenmiş bir hatta yürüyor, tanımlı bir sürecin parçası hâline geliyordum. İçeri giren bendim; dışarı çıkan ise başkasıydı. Aynı malzemeden yapılmış ama başka bir işleve uyarlanmış nesne gibi…

Bu hâl yalnızca benim içimde kalmıyordu. Dışarıdan da fark ediliyordu. Masadaki arkadaşlarım soruyordu:

“Sen niye konuşmuyorsun?”
“Buraya girince niye böyle oluyorsun?”

Bu sorular, benden çok o binaya yöneltilmiş gibiydi. Çünkü haklıydılar. Oraya girdiğimde sesim değişiyor, cümlelerim yarıda kalıyordu. Sanki kapıdan içeri adım attığım anda benden bir şey alınıyordu.

Bu bir anda olmuyordu. Daha kapıdan girerken başlıyordu. Önce sesim kısılıyordu. Sonra bedenim farkında olmadan geri çekiliyor, varlığım daralıyordu. Düşüncelerimse içime doğru bükülüyor, bir alanda sıkışıp kalıyordu. Burada bildiğini konuşmanın bedeli yüksek, konuşmamanın bedeli ise kendinden eksilmekti.

Konuşabilirdim belki, ama konuşmamak daha güvenliydi. Düşünceyi dışarı taşımamak gerekiyordu. Böylece yavaş yavaş, bana ait olan her şey içerde tutuluyor; dışarıya yalnızca uyumlu, sessiz ve fakülte için işlevsel bir parça çıkıyordu.

Büyük hocayla buluştuğumuz an ise bu sürecin tamamlandığı yerdi. Orada artık hareket değil, konum önemliydi. Konuşmak değil, doğru yerde susmak. Daha önce farklı alanlarda, farklı organizasyonlarda aktif olmayı bir refleks hâline getirmiş ben, burada bu refleksi askıya alıyordum. Sessizlik, tercihten çok yeni işlevimdi.

Orada beklenen tek şey taşmamaktı; tepki vermeyen, itiraz etmeyen, yalnızca varlığıyla düzeni aksatmayan bir hâlde kalmak.