Köşe yazarımız, Bosch'un Anneler Günü için yayınladığı ve kamuoyunda tartışma yaratan reklam filmi üzerinden annelik kavramını ele aldı. Yazısında biyolojik annelik, bakım veren ilişkisi, toplumsal algılar ve reklamların kültürel hassasiyetlerle kurduğu ilişki gibi konulara değinirken; farklı annelik deneyimlerinin aynı anda var olabileceğini vurguladı.

Bir reklam, sadece ürününü mü anlatır? Yoksa bir toplumun vicdanına mı dokunur? Peki ya bir toplumun vicdanına dokunduğunu iddia ederken, başka bir toplumun yarasını görmezden gelirse?

BOSCH markasının Anneler Günü’nde yayınlanan reklamı, tam da bu üç sorunun ortasında koca bir soru işareti daha bıraktı.

Sloganı yumuşaktı: “Bir ömür kalbinde taşıdığında da anne olursun.” İlk bakışta sıcak, duygusal, şefkatli ve kapsayıcı görünse de tepkilerden uzak kalamadı.

Annelik sadece doğurmak mıdır? Yoksa sadece bakım vermek midir?

Öncelikle bir şeyi netleştirelim: Annelik, biyolojik bir bağdır. Doğum yapmış, bir çocuğu dünyaya getirmiş, bedeninde ve kanında o çocuğun izini taşıyan kadını tanımlayan en temel tanım budur. Bu bağ, nesiller boyu süren bir aidiyetin, bir varoluşun ve yaşamın ilk adımıdır. Hamileliğin getirdiği hormonal, psikolojik ve fiziksel dönüşüm, doğumun sancısı, lohusalığın kırılganlığı, emzirme deneyimi…

Bütün bunlar, biyolojik anneliği yalnızca bir statü değil, aynı zamanda bir beden tarihi haline getirir. Bunu görmezden gelmek, kadınların yaşadığı bu devasa dönüşümü yok saymak olur.

Ancak biyolojik annelik, tek başına bir çocuğun ruhsal dünyasını inşa etmeye yeterli değildir. Çünkü bir çocuğun psikolojik olarak sağlıklı gelişimi için yalnızca doğmuş olmak yetmez; düzenli, duyarlı, tutarlı ve güvenilir bir bakım verene ihtiyaç vardır. Bu bakım veren biyolojik anne olabilir; ama baba, babaanne, dede, teyze, hala, amca, dayı da olabilir. Hatta evlat edinen ebeveyn, koruyucu aile üyesi veya çocuğun hayatında güvenli liman haline gelmiş bir öğretmen, bir komşu, bir terapist bile olabilir.

Tam da bu noktada reklamın söylemi aslında önemli bir yere temas ediyor: Sevgiyle bakım vermek, korumak, kaygılanmak, uyumak için masal anlatmak, ateşlendiğinde gece boyu yatağının başında nöbet tutmak, okul çıkışı kapıda beklemek, alınan bir sınavdan sonra “Önemli değil, yanındayım” diyebilmek... Elbette bunlar yalnızca doğumla başlayan şeyler değildir. Bu nedenle bir hayvana sevgiyle bakım veren, onu koruyan, onun için sorumluluk hisseden ve ona bir isim veren insanların kurduğu bağ da küçümsenemez. Sevgiyi, ilgiyi, sabrı, fedakarlığı ve şefkati içeren bu kapasite, yalnızca türümüze özgü değil, ancak bakım verme kapasitesi, insan olmanın en kıymetli taraflarından biridir.

Ancak işte çelişki de tam burada başlıyor; Biyolojik bağı yok sayan annelik tanımı savunma mekanizması olan inkâra dönüşebiliyor. Burada biyolojik anneliği yüceltmek ya da değersizleştirmekten söz etmiyorum; yalnızca tek başına yeterli olmadığını hatırlatıyorum. Çünkü annelik ne sadece doğurmakla ne de yalnızca bakım vermekle açıklanabilecek kadar tek boyutlu bir kavramdır.

Annelik, biyolojik, psikolojik, toplumsal, kültürel bir kavramdır.

Bölme Savunması: Şefkat Nerede Başlıyor, Nerede Bitiyor, Nerede Sınırsızlaşıyor?

Reklama gelen yoğun tepkiler, psikolojik "bölme" savunma mekanizmasını çok iyi özetliyor. Kimileri reklamı yalnızca şefkat, estetik, pürüzsüz bir duygusallık ve ideal bir annelik hali olarak görüp yüceltirken; kimileri aynı reklamda derin bir çelişki hissediyor. Aynı görsel malzeme, farklı yaşam deneyimlerine sahip izleyicilerde bambaşka çağrışımlar uyandırıyor.

Bölmenin en somut görünümü şu: Marka Almanya'da Anneler Günü reklamında bir anne ile insan çocuk arasındaki bağı merkeze alırken, Türkiye'de aynı temayı bir kadın ile bir köpek üzerinden kuruyor. Bu tercih, bazı izleyicilerde istemsiz bir karşılaştırma dürtüsünü harekete geçiriyor ve markanın tutarlılığını sorgulatıyor.

Türkiye özelinde bir kısım izleyici için reklamdaki köpek, "annelik" gibi derin bir temanın hafif ve dekoratif duygusallıkla ele alındığı hissini uyandırıyor. Diğer kısım içinse köpeğin kullanılması son derece doğal ve dokunaklı; onlar için bir kadının bir hayvana duyduğu bağ, annelik duygusunun ta kendisi.

Bölme savunmasının doğası gereği, iki taraf da kendi algısında haklıdır. Bir taraf için reklam “samimi ve kapsayıcı” iken, diğer taraf için “çelişkili ve hatta saygısız”dır. Psikolojik açıdan sorun, bu iki algıdan hangisinin “doğru” olduğu değil; bu iki algının bir arada var olabileceği gerilimli alanı tolere edip edemediğimizdir.

Peki Ya Biz? Biz Hangi Anneleri Seçiyoruz?

Firma bir reklam yaptı. Bir ajans bir tercih kullandı. Bir yönetmen bir kadraj belirledi. Bir metin yazarı bir cümle kurdu. Ama asıl soru şu: Biz neyi seçiyoruz? Hangi anneleri görmeyi, hangi çocukların sorumluluğunu üstlenmeyi seçiyoruz?

Anneliği birbirine karşı konumlandırmadan, doğuranı da bakım vereni de, kaybedeni de bekleyeni de, ölü doğum yapmış sessiz kadını da, evlatlık vermek zorunda kalmış anneyi de, tüp bebek tedavisi görmüş ve görememiş kadınları da, hayvanına anne hissedeni de, öğrencisini büyüten öğretmeni de, gece nöbetinde çocuğunu evde bırakan sağlık emekçisini de, engelli çocuğu için kendini yetersiz hisseden anneyi de, doğurup bağlanamayan ve bunun acısını taşıyan kadını da, anne şefkatiyle başkası tarafından büyütülmüş herkesi de yok saymadan…

Kalbinde, karnında, kucağında, sırtında, omuzunda, hafızasında, duasında, mücadelesinde, sessizliğinde, gözyaşında, direnişinde, umudunda taşıyan…

Hepsini gören, hepsine yer açan, hiçbirini dışlamayan tüm annelerin Anneler Günü kutlu olsun.