Bir insan sesi, aradan geçen otuz koca yıla ve değişen onlarca trende rağmen nasıl olur da hala aynı şiddetle içimizi titretir?

Jeff Buckley’nin Mississippi Nehri’ne karışan hikâyesi, onu bir rock yıldızından çok, modern insanın melankolisi için atanmış bir elçiye dönüştürdü. Bugün kulaklığımızı taktığımızda duyduğumuz şey, sadece oktavlar arasında gezinen bir vokal değil; bastırdığımız, sakladığımız ve yüzleşmekten korktuğumuz o saf insani acının ta kendisi. O, tamamlanmamış bir senfoni olarak zihnimizde asılı kaldıkça, biz de o boşluğu kendi hikâyelerimizle doldurmaya devam ediyoruz.

Hikâye dediğimiz şey tamamlanabilir mi yoksa her daim yarım kalacak olan bir şey midir?

Bu melankolinin köklerine indiğimizde, karşımıza trajik bir mirasın ağır gölgesi düşer. Hikâye, henüz 28 yaşındayken aşırı dozdan hayatını kaybeden kült folk-caz müzisyeni baba Tim Buckley’nin yokluğunda başlamıştır.

Jeff Buckley’in “baba” kavramıyla kurduğu ilişki, klasik anlamda bir bağdan ziyade gecikmiş ve yarım kalmış bir karşılaşma olarak şekillenir. Henüz 8 yaşındayken, hayatında bir kere babası Tim Buckley ile geçirdiği o bir haftalık zaman dilimi babasıyla geçirdiği tek birlikte anılarıdır. Bu anı bir çocuğun zihninde “baba” figürünü inşa etmeye yetmeyecek kadar kısa; fakat yokluğunu ömür boyu hissedecek kadar yoğundur. Bu karşılaşmadan kısa süre sonra Tim Buckley’nin ölümü, Jeff’in hayatında baba imgesini tamamlanamayan bir cümleye dönüştürür. Belki de bu yüzden, çocukluğu ve ilk gençliği boyunca bu mirastan kaçmak, araya mesafe koymak adına "Scott Moorhead" isminin ardına saklanmıştır. Belki de biyolojik babası onun için bir ebeveynden ziyade, aşılması gereken bir "hayalet" veya müzikal bir rakiptir.

Ancak biyoloji, insanın neyi reddettiğini pek umursamaz. Jeff Buckley, babasının soyadını, hikâyesini ve yarım kalmış mirasını hayatı boyunca bilinçli biçimde geride bırakmaya çalışsa da, bedene kazınmış olan kolay kolay silinmez. Onu dinlerken bariton bir karanlıktan birkaç saniye içinde neredeyse bedensiz bir falsettoya yükselen o meşhur ses aralığında, inkâr edilemeyecek bir fizyolojik aktarımı görürüz.

Fakat Jeff Buckley’yi yalnızca “yetenekli” olmaktan çıkarıp gerçek anlamda bir sanatçıya dönüştüren şey, tam da bu mirasla kurduğu huzursuz ilişkidir. Sahnedeki o tekinsiz ruh hâli, çoğu zaman kabul ile reddin arasındaki boşluktan beslenir; Jeff orada sadece şarkı söylemez, aynı anda hem bir mirasla yüzleşir hem de ondan uzaklaşmaya çalışır.

“Ben o değilim” deme ihtiyacı, kendi zamanının ve kendi sesinin peşine düşme arzusu, onun üretiminin asıl itici gücüne dönüşür. Nitekim bu kopuş yalnızca teknik bir vokal biçiminden ziyade, Tim Buckley’nin folk kökenli dünyası, Jeff’in bedeninde daha sert, daha endüstriyel ve rock menşeli bir dile evrilerek yeniden biçimlenir.

Bu yüzleşmenin asıl kırılma noktası ise hiç kuşkusuz 1991’de düzenlenen “Greetings from Tim Buckley” anma konseridir. Bu gece, yalnızca bir anma etkinliği değil, başlı başına bir hüzün ve tamamlanmamışlık ayini gibidir. Jeff Buckley, sahneye çıktığında bilinçli ve ağır bir seçim yapar: Babasının kendisini ve annesini terk edişini anlattığı “I Never Asked to Be Your Mountain”.

Bu performans yıllardır bastırılmış duyguların ilk kez bu denli açık biçimde yüzeye çıktığı bir andır. Şarkı boyunca sesinin zaman zaman kontrolden çıkması, zaman zaman neredeyse insanüstü bir berraklığa ulaşması tesadüf değildir; bu dalgalanmanın Jeff Buckley’nin müziğinde estetik bir poz değil, varoluşsal bir zorunluluk olduğunu ele verir. O an sahnede yalnızca bir şarkı söylenmez; bir kimlik çözülür, diğeri doğar. “Scott”un sessizce sahneden çekildiği ve “Jeff Buckley”nin babasının hayaletiyle açık bir hesaplaşmaya girerek doğduğu an tam olarak burasıdır. Kendi içerisinde bir çarpışmadır. 2012 yılındaki aynı isimdeki film ise bu anma konserini merkezine alan bir kurmaca yaklaşım sunuyor ve Jeff’in babasıyla ilişkisinin psikolojik boyutunu keşfetmeye çalışıyordu.

Bu “kutsal düello”nun ardından gelen Grace, işte bu katarsisin üzerine inşa edilir. Albümün asıl büyüsü, New York’ta bir sahneden çok bir oda hissi veren küçük Sin-é kafesinde filizlenen o samimi atmosferin stüdyo kayıtlarına taşınabilmiş olmasında yatar.

Jeff Buckley burada çoğu zaman amplisiz, dinleyiciyle neredeyse göz hizasında, şarkı söylemekten çok itirafta bulunur gibidir. Zaten bu kırılgan yakınlık, bir süre sonra müzik endüstrisinin de dikkatini çeker.

Sin-é’deki performanslar kulaktan kulağa yayılır ve Buckley, bu küçük mekânda kurduğu doğrudan bağ sayesinde Columbia Records ile anlaşır. Grace’in ruhunu belirleyen de tam olarak budur: Dinleyici olarak bizler ticari bir albüm tüketmekten ziyade, birinin en mahrem günlüğünü karıştırıyor ya da gecenin bir yarısı fısıldanan bir günah çıkarmaya tanıklık ediyor hissine kapılırız.

Hikayenin finali ise günümüzde üzerine dramatik sıfatlar eklediğimiz ama aslında hayatın olağan akışında verilen kısa bir molada gizlidir. Jeff Buckley 29 Mayıs 1997 akşamında bir yolculuk sırasında Memphis’te ekibiyle verdiği molada durup serinlemek için Wolf Nehri’ne girer. Yine o günden kalan rivayetlere göre ise dilinde Led Zeppelin’in taşkın ve canlı enerjisi ile hatırlanan “Whole Lotta Love” şarkısı vardır.

O sırada geçen bir teknenin yarattığı akıntı, bu anı geri dönülmez bir noktaya taşır ve hayatı son bulur. Geriye tamamlanmamış bir albüm ve hikâye kalacaktır.