Seyircinin baştan sona bir cinayet beklediği ama filmin bambaşka bir başkaldırıyla bittiği Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri... Derya Beşkaya, Murat Fıratoğlu'nun yarattığı o kırmızı domates denizini ve "öldürmeyerek öldürmenin" felsefesini inceledi.

Murat Fıratoğlu'nun ilk filmi Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri, 2024'te seyirciyle buluştu ve daha ilk turda ciddi bir hasat kaldırdı. 81. Venedik Film Festivali'nden ödülle döndü, Adana Altın Koza'da en iyi film ve en iyi yönetmen dallarında öne çıktı, SİYAD'da adını duyurdu. Bir yönetmenin ilk filmi için fazlasıyla iddialı bir başlangıç. Zaten filmi izlerken insanın aklına gelen ilk şey de bu oluyor: bu yönetmenin ikinci filmi beklenmeli.

Film Urfa'nın Siverek ilçesinde geçiyor. Eyüp bir zamanlar İzmir'e iş kurmaya gitmiş, borçlanmış ve memleketine dönmüş bir adamdır. Şimdi kendi toprağında, domates tarlalarında yevmiyeli işçi olarak çalışır. Filmin neredeyse ilk yarısı boyunca öyle denebilir ki tarlada olmadığımızı ve adeta kırmızının içinde yürüdüğümüzü hissediyoruz. Gözün gittiği her yer kızıl, adımlar o kırmızıya batıp çıkıyor. Eyüp'ün derdi ilk bakışta basit: çalıştığının parasını alamamış ve peşinde koşuyor. Tarlanın başındaki adamla, yani oranın ağası diyebileceğimiz kişiyle yevmiyesini isterken bir sürtüşme yaşanıyor. Ama o sürtüşme yeni bir şey açmıyor. Eyüp'ün içinde çoktandır dağılmakta olan bir gediği yüzeye çıkarıyor sadece. İşi bırakıp çıkıyor ve filmin geri kalanında onun başlıktan dolayı tahmin ettiğimiz sona doğru yaklaştığını düşünüyoruz.

Burada filmin adına dönmek gerekiyor çünkü başlıkta bilinçli bir dil bilgisi tutulması var. Hemme'nin öldüğü günlerden biri. Hemme bir kişi mi ve o günlerden herhangi birinde mi ölecek? Yoksa Hemme her gün mü ölüyor? Kelimenin kendisi cevabı veriyor: hemme, “hep”, “hepsi”, “bütün” demek. Yani Hemme tek bir kişi değildir. Ağaların, devletin, yevmiyeyi veren ve vermeyen bütün bir düzenin ortak adı. Kolektif bir isim.

Bu yüzden Eyüp, filmin adının vaat ettiğinin tam tersini yapıyor: yevmiyesini vermeyen o tek Hemme'yi öldürmeyerek kolektif Hemme'yi öldürüyor. Toplumun ondan beklediği, önüne yem gibi atılan Hemme'ye dokunmuyor ve kendisi için kazılan gediğe onları düşürüyor. Eyüp'ün avlanmasını beklerlerken kendileri avlanıyor. Öldürseydi haklı ile haksız arasındaki o küçük hesaba sıkışıp kalacaktı; öldürmeyerek çok daha büyük bir sorunun üstüne odaklanmayı başarıyor.

Biz de baştan sona bir cinayet bekliyoruz. Filme gelen eleştirilerin çoğu buradan çıkıyor zaten: sürekli bir ölüm, sürekli bir çatışma bekliyoruz ve o şey hiç gelmiyor. Oysa filmin yenilikçi ve güzel tarafı tam da burada başlıyor.

Açılışta halay çeken bir kalabalık görüyoruz; görece yaşlı, devletli ve toplumla arası iyi, sözü geçen adamlar. Film yine bir düğünde, yine bir halayla bitiyor. Ama sondaki halayda Hemme ve Eyüp'ün yanında yörenin gençleri de var. Eyüp, bireysel Hemme'yi öldürmeyerek onun temsil ettiği düşünceyi öldürüyor, o ahlaka ve o düzene karşı durup nice Eyüp'ü halaya katıyor. Çünkü gençler haksızlık karşısında teker teker ölürlerse geriye Eyüplerin kalmayacağının farkında.

Eyüp'ün şehirde gezinip tanıdıklarıyla karşılaştığı o uzun bölüm bana Agnès Varda'nın Cléo 5'ten 7'ye filmini hatırlattı. Orada da bir kadın hasta olabileceğini öğreniyor; test sonucunu bekleyene kadar şehirde geziniyor, insanlarla tanışıyor, sohbet ediyor ve bir yerde kendini keşfediyor. Sonunda hasta olmadığını öğrenip hayatın kıymetini anlıyor. Tabii o film bambaşka bir boyutta, bizimki bambaşka. Ama ikisinde de sonuç öne çıkmıyor, bekleyişin kendisi anlatılıyor; süreç sonuç olarak sunuluyor ben de bu noktada değerli buldum diyebilirim.

Eyüp evine silahını almaya geldiğinde hızlı çıkıyor, motoruna atlıyor, ama motor bozuk. Tamire götürecekken götürmüyor, bir kenara bırakıyor. Yani hiçbir zaman “Hemme'yi öldürecek adam” hızında hareket etmiyor. Öfkesi gerçekten Hemme'ye mi, yoksa hayatını istediği raya bir türlü sokamamış olmasına mı? Yetişeceği bir yer yok çünkü sadece halletmesi gereken şeyler var. Yolda önüne çıkanları kırmayıp onlara eşlik etmesi de buraya sığıyor. Öyle ki öldürmekten çok bir karşılaşma, bir tartışma istiyor gibi. Nitekim bir arkadaşı arayıp “akşam düğün var, sen de gel” dediğinde Eyüp'ün “ama bana, anneme küfür etti” demesi tam olarak bu: haklıyım, ama haklı olduğum için gidip birini öldürmek zorunda değilim.

Sonra o halayda Hemme ile Eyüp'ü yan yana görüyoruz. Eğer öldürseydi, Eyüp de Hemme olabilirdi, Hemme'ye dönüşebilirdi. Onu dönüşmekten alıkoyan şey tam da bu bekleme hali. İzmir'e gidip borçla dönmesinden karşılaştığı kadınla arasında geçenlere kadar her şey aynı yere çıkıyor: mıntıkasını terk etmek isteyen, babasını kaybetmiş, hayatın sorumlulukları yüzünden istediği yere sığmayan birey.

Afişteki kurutulmuş domatesler ve ilk yarıda gördüğümüz o domates denizi de tesadüf değil. Film bize Hemme'nin ölümünü göstermiyor; ama başlıkta olduğu gibi afişte de aslında gösteriyor: kana dönüşmeyen bir ölüm, imgesi domates tarlaları olan bir ölüm.

Eyüp gezinirken hayatın cenderesinden geçmiş, istediğini yapamamış ya da bambaşka işlere savrulmuş insanlarla tanışıyor, onlarla konuşuyor. Düzen, ağalar, devlet, insanların yapmak isteyip yapamadıkları, ne kadar yok desek de ekonominin yarattığı o sınıf farkı... Film bunların hiçbirini bize anlatmıyor. Sadece bir adamın bir gününü, bir olayı, oradan oraya gidişini ve hissettiklerini gösteriyor; üstelik karakter neredeyse hiç konuşmadan. Filmin en iyi tarafı bu.

Murat Fıratoğlu'nun ikinci filmi için heyecan duyulmasının sebebi olarak da bunları sunabiliriz. Nitekim süre olarak da bizi üzmeyerek seksen dakikada anlatıyor derdini. Merak ettiyseniz, merakınızı utandırmayacaktır derim..