Klinik Psikolog gözünden evlilik, aile ve ikili ilişkilerde varlığımızla yarattığımız atmosferi ve gidişimizin ardında bıraktığı derin anlamları masaya yatıran, kendimizle yüzleşmemizi sağlayacak rehber niteliğinde bir yazı.

Bazı insanlar vardır; bir odaya girdiklerinde odanın havası değişir. Bazıları ise o odadan çıktıklarında.

Bu söz ilk bakışta sert gelebilir. Çünkü bir insanın ardından duyulan rahatlamayı kabul etmek, çoğu zaman o ilişkide yaşananların sandığımızdan daha ağır olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Hele konu bir evlilik ya da aile olduğunda, “Gitti ve hepimiz rahatladık” cümlesi kolay söylenmez. İnsanlar genellikle “Onu özlüyoruz” demeyi, “Yokken daha huzurluyuz” demeye tercih eder.

Çift ve aile ilişkileri üzerine çalışan bir klinik psikolog olarak, ilişkilerde bazen en çok dikkatimi çeken şey bir insanın varlığıyla yokluğu arasındaki duygusal farktır. Çünkü çift ilişkilerinde, evlilikte ve aile içi iletişimde kişinin varlığı kadar, onun yokluğunda ortaya çıkan duygular da ilişkinin niteliği hakkında önemli ipuçları verir.

İnsan gittiği yeri nasıl mutlu eder?

Bir insan, yalnızca fiziksel olarak orada bulunmasıyla değil, ilişkiye nasıl olduğu ile mutlu eder. Gittiği yerde mutluluk yaratması arkasında büyük ve gösterişli izler bırakmasına değil, insanların kendilerini daha güvende, daha değerli ve daha özgür hissetmelerine bağlıdır.

Duygusal olarak erişilebilir bir insan, karşısındakinin duygusunu hemen düzeltmeye çalışmadan dinleyebilir. Savunmaya geçmeden sorumluluk alabilir. Haklı çıkmak yerine ilişkiyi korumayı önemseyebilir. Varlığıyla karşısındaki kişiye sürekli kendini kanıtlama, tetikte olma ya da hata yapmaktan korkma ihtiyacı hissettirmez.

Böyle bir insanın yanında kişi şunu hisseder:

“Duygum burada fazla değil.”

“İhtiyacım yük değil.”

“Hata yaptığımda ilişki sona ermeyecek.”

Bu, bağımlılık yaratmak değildir. Tam tersine, güvenli bağlanma ile kişinin hem ilişki içinde kalabilmesini hem de kendi ayakları üzerinde durabilmesini destekler.

Bir insan gittiği yeri şu davranışlarla mutlu edebilir:

● İnsanları oldukları hâlleriyle kabul etmesi,

● Farklı düşünceleri tehdit olarak görmemesi,

● Yakınlık kurarken karşısındakinin özerkliğine saygı duyması,

● Zor zamanlarda yalnızca çözüm sunmak yerine duygusal olarak da yanında olması,

● Çatışma sonrasında onarım için adım atması,

● Sevgiyi yalnızca sözle değil, tutarlı davranışlarla göstermesi,

● Yanında bulunan kişilerin kendileri olmasına alan açması.

Böyle bir insanın ardından geride yalnızca güzel anılar kalmaz. İnsanlar onunla birlikteyken kendilerini nasıl hissettiklerini de hatırlar:

Daha sakin. Daha cesur. Daha anlaşılmış. Daha değerli.

Bu tür bir varlık, evin içinde sürekli bir heyecan yaratmayabilir. Fakat daha değerli bir şey yaratır:

Duygusal istikrar.

Öyleyse kısaca insan gittiği yeri, oradaki kişilerin kendilerini daha iyi tanımalarına, daha özgür hissetmelerine ve sevginin güvenle birlikte var olabileceğini deneyimlemelerine katkı sağladığında mutlu eder.

Bir insanın terk edişi nasıl mutlu eder?

Bir insanın terk etmesi, kişiyi değersiz, yetersiz ya da kolayca gözden çıkarılmış hissetmesine neden olabileceği için ilk anda mutluluk değil; şaşkınlık, üzüntü, öfke ve belirsizlik yaratacağı akla gelir.

Ancak her terk ediliş aynı değildir. Bazı ilişkilerde bir insanın gitmesi, geride kalanların uzun süredir taşıdığı baskının sona ermesiyle ailede ya da ilişkide bir rahatlama yaratabileceğini hatırlamak gerekebilir.

Bu durumda mutluluk, terk edilmenin kendisinden değil; kişinin artık zarar veren bir ilişkinin içinde yaşamaya devam etmek zorunda kalmamasından doğar.

Bir insanın terk etmesi şu durumlarda geride kalanları mutlu edebilir:

● Sürekli eleştirilme ve küçümsenme sona erdiğinde,

● Evdeki gerginlik ve öngörülemezlik azaldığında,

● İnsanlar her sözlerini hesaplamak zorunda kalmadığında,

● Kontrol edilme ve suçlanma döngüsü kırıldığında,

● Çocuklar ya da diğer aile üyeleri daha özgür davranabildiğinde,

● Sessizlik bir ceza olmaktan çıkıp dinlenilebilecek bir alana dönüştüğünde,

● İnsanlar kendilerini yeniden duyabildiğinde.

Böyle bir terk ediş. sürekli tetikte olma hâli, kendini açıklama zorunluluğu ve yeni bir gerilim çıkacakmış beklentisi de azaltarak uzun süre taşınmış bir yükün hafiflemesiyle mutluluk verebilir.

Belki kendimize şu soruyu sormalıyız

Bu sözü yalnızca başkaları için kullanmak kolaydır:

“Kimi gittiği yeri mutlu eder, kimi terk ettiği yeri.”

Peki ya biz?

Biz bir ilişkiye girdiğimizde karşımızdaki insanın hayatında ne oluyor?

Yanımızda daha mı rahat konuşuyor? Yoksa kelimelerini mi seçiyor?

Yanımızda kendisi olabiliyor mu? Yoksa bizi kaybetmemek için bir rol mü oynuyor?

Eve geldiğimizde evin atmosferi yumuşuyor mu, geriliyor mu?

Telefonumuz çaldığında karşı tarafta sevgi mi oluşuyor, yoksa “Şimdi ne oldu?” endişesi mi?

Bizim sevgimiz karşımızdaki insanın büyümesine alan açıyor mu? Yoksa onu bize bağımlı ve kendinden uzak bir hâle mi getiriyor?

Belki de bir ilişkinin kalitesini anlamanın en dürüst yollarından biri şudur:

İnsanlar bizim yanımızda nasıl bir benliğe dönüşüyor?

Daha özgür mü? Daha sakin mi? Daha gerçek mi?

Yoksa daha kaygılı, daha suçlu ve daha sessiz mi?

Bir gün gitmek zorunda kalırsak…

Hepimiz birilerinin hayatından geçiyoruz.

Bir ilişkinin içinden, bir evden, bir aileden…

Ama belki de asıl mesele şudur:

Biz giderken ardımızda nasıl bir duygusal iz bırakıyoruz?

Özlem mi?

Şükran mı?

Huzur mu?

Yoksa uzun zamandır tutulmuş bir nefesin sonunda verilmesi gibi derin bir rahatlama mı?

“Kimi gittiği yeri mutlu eder, kimi terk ettiği yeri” sözü bu nedenle yalnızca başkalarına yönelik bir yargı olarak okunmamalı.

Bu söz, hepimize yöneltilmiş rahatsız edici ama değerli bir soru olabilir.

Ben insanların hayatına girdiğimde onlara kendileri olabilecekleri bir alan mı açıyorum?

Yoksa benimle ilişkide kalabilmek için kendilerinden vazgeçmek zorunda mı kalıyorlar?

Çünkü sevgi, yalnızca “gitme” demek değildir.

Bazen gerçek sevgi, yanımızdaki insanın bizim varlığımızda rahatça nefes alabilmesidir.

Ve belki sağlıklı bir ilişkinin en sade ölçüsü budur:

Siz oradayken hayat biraz daha yaşanabilir mi?

Yoksa siz gittikten sonra mı insanlar nihayet nefes alıyor?