Tek bir ânın içinde üç ayrı evrende yaşamaya çalışırken, aslında hiçbirinin tam içinde olamadığınız o huzursuzluk hali… İşte modern çağın en sinsi salgını; Kaçırma korkusu.
Hiç kendinizi bir kafede otururken, elinizdeki kitaba odaklanamayıp yan masadaki sohbete kulak kabartırken, bir yandan da telefonunuzdan yeni bir dizi fragmanı izlerken buldunuz mu? Ya da bir diziyi izlemeye başlamadan önce “Acaba daha iyisi var mıdır?” diye saatlerce platformlar arasında dolaştığınız oldu mu? Tek bir ânın içinde üç ayrı evrende yaşamaya çalışırken, aslında hiçbirinin tam içinde olamadığınız o huzursuzluk hali… İşte modern çağın en sinsi salgınıyla tanıştınız: Kaçırma korkusu.
Ancak mesele, sosyal medyada gördüğümüz ışıltılı hayatları kaçırmaktan çok daha derin. Psikolojik bir pencereden baktığımızda, bu sürekli “tetikte olma” halinin altında, tamamlanmamış bir benlik tasarımı yatıyor. Winnicott’un deyimiyle, kişi “gerçek kendiliği” ile “sahte kendiliği” arasında bir yerlerde sıkışıp kalıyor. O kadar çok role, o kadar çok ihtimale bölünüyoruz ki, en temel sorunun cevabını veremiyoruz: “Benim şu anda neye ihtiyacım var?”
Modern hayat bize sınırsız seçenek sundu. Fakat çoğumuzun özgürleşmek yerine daha kararsız, daha huzursuz ve daha yorgun hissetmesinin nedeni de tam olarak bu. Hiçbir şeyi kaçırmamak isterken, yaşamın kendisini kaçırıyoruz. Seçememek, her zaman karar verme becerisinin zayıflığı değildir. Bazen insan, seçim yapmaktan çok kayıp yaşamaktan korkar. Çünkü her seçim, başka bir olasılığın yasını tutmayı gerektirir. Bu yas duygusuna tahammül etmek ise sandığımız kadar kolay değildir. Günümüz insanı, bir seçeneğe “evet” dediğinde diğer tüm kapıların sonsuza dek kapanacağına dair irrasyonel bir inanç besliyor.
Bu yüzden bazı insanlar sürekli bekler. “Daha doğru zamanı bulacağım.”, “Daha iyi bir fırsat çıkacak.”, “Biraz daha düşüneyim.” Oysa zaman ilerlerken ertelenen yalnızca kararlar değildir; yaşamın kendisidir. Flört döneminde aynı anda üç kişiyle yazışıp yalnız hissetmek ya da kariyer basamaklarını hızla tırmanırken ruhsuz bir makine gibi hissetmek, işte seçim yapamadan ertelemenin günlük hayattaki acı izleridir. Bu kişiler çoğu zaman sosyal medyada herkesin hayatına yetişmeye çalışır. Her davete gitmek ister, her eğitimi almak, her fırsatı değerlendirmek, her ihtimali açık tutmak ister. Fakat sonunda hiçbir yere tam olarak ait hissedemezler.
Aidiyet eksikliği, yaranın en derin yeridir. Nereye ait olduğunu bilmemek, hiçbir yere tam olarak kök salamamak demek. Arkadaş grubunun neşeli anlarında bile bir gözü telefonda olan kişi, aslında “Acaba şu an daha eğlenceli bir yerde olabilir miydim?” diye sorarak oradaki bağı anında koparır. Çünkü aidiyet, seçenekleri çoğaltarak değil; bir yere kök salmayı göze alarak oluşur. İnsan ancak seçtiği yerde derinleşebilir. Derinlerde ise, kusurlarımızla görülüp sevilmeye dair duyduğumuz korkunç şüphe yatar. Ya gerçekten masaya koyacak bir şeyimiz yoksa? İşte bu içsel boşluk, kişiyi sürekli olarak dış dünyadan gelen uyaranlarla dolmaya iter; yeni bir aşk, yeni bir şehir, yeni bir ekran parıltısı… Ama ruhun huniye benzer; altı delikse, ne doldursan sızar gider.
Aslına baktığımızda insanın iç dünyasında oluşan boşluğun yalnızca dışarıdan yeni deneyimler eklenerek dolmayacağını hem mesleki hem günlük yaşamımızda deneyimliyoruz.. Çocuklukta yeterince güvenle deneyimlenemeyen ilişkiler, yetişkinlikte “Bir sonraki şey beni tamamlayacak.” beklentisine dönüşebilir. Yeni iş, yeni telefon, yeni ilişki, yeni şehir… Her biri kısa süreli bir heyecan yaratır. Fakat içsel boşluk olduğu yerde kalır. Bu yüzden bazı insanlar sürekli hareket hâlindedir ama içten içe durmuş gibidir. Sürekli plan yaparlar ama başlayamazlar. Sürekli araştırırlar ama karar veremezler. Sürekli umut ederler ama yaşayamazlar. Aslında kaçırmaktan korktukları şey dışarıdaki fırsatlar değil, içeride hissettikleri eksiklik duygusudur.
Belki de bu yüzden en büyük cesaret, mükemmel seçimi yapmak değildir. Yeterince iyi olanı seçebilmektir. Çünkü yaşam, bütün kapıları aynı anda açık tutarak değil; bazılarının kapanmasına izin vererek ilerler. Hayatı ertelemek, yarına kalmak değildir sadece. Şimdinin içinde yok olmaktır. Oysa kalıcı olan tek şey, bir seçimin arkasında durup o anı kana kana yaşayabilme cesaretidir. Kaybedeceklerimizi kabullenmeden, kazanacaklarımıza yer açamayız.
Belki de bugün kendinize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: “Ben gerçekten neyi kaçırmaktan korkuyorum?” Cevap, dışarıdaki sayısız ihtimalden çok, içinizde uzun zamandır bekleyen bir duyguyu işaret ediyor olabilir. Bir dahaki sefere o kafede oturduğunuzda, telefonunuzu bir kenara bırakıp sadece kahvenizin tadına bakmayı deneyin. İçinizden yükselen o hafif sızı, kaçırdığınız muhteşem bir partinin yası değil; kendinize kavuşmanın, var olmanın hafif sancısı olabilir. Çünkü bazen insanın hayatı, yeni bir kapı açıldığında değil; artık bütün kapıları aynı anda açık tutmaya çalışmaktan vazgeçtiğinde değişmeye başlar.