Başkalarının bizden beklediği kişi olmak için ödediğimiz bedeller, gece vakti kabus olarak karşımıza çıkıyor. Aynadaki yüzümüzle aramızdaki mesafeyi kapatmak ve kronikleşen korkulardan arınmak için karanlığı yok etmeye değil, onu tanımaya ihtiyacımız var.
Gece yarısı, kalbiniz hızla çarparak uyandınız. Oda sessiz, her şey yerli yerinde. Tehlike çoktan geçti, ama beden bunu henüz duymadı. Korku ertesi güne de sızıyor: kahvenin yanında, toplantının ortasında, kalabalıkta bir an sessizleştiğinizde sizinle birlikte yaşıyor.
Peşinizden gelen bir gölge, bir türlü ucu gelmeyen koridorlar, sesinizi duyuramadığınız bir kalabalık, kaybetmekten dehşete düştüğünüz biri… Hangisi size tanıdık geldi?
Belki de asıl soru şu: Bu kadar sarsan bir şey gerçekten sadece rastgele bir zihin gürültüsü mü?
Ne Zaman Öğrendik Susmayı?
Çoğumuz küçük yaşta bir şeyi çok iyi öğrendik: Sevilmenin, kabul görmenin, dışlanmamanın bir bedeli var. Kırıldığımızda belli etmedik, öfkelendiğimizde sustuk, canımız istemediği hâlde “olur” dedik. O sırada bu bir fedakârlık gibi değil, olgunluk gibi görünüyordu.
Zamanla bu savunmalar bir zırha dönüştü. Zırhın içindeki kişi ise yavaş yavaş sessizleşti. Neyi gerçekten istediğimizi, neye öfkelendiğimizi, nerede tükendiğimizi ayırt etmek zorlaştı. Dışarıdan bakan herkes uyumlu, dayanıklı, “sorunsuz” birini görüyordu. İçeride ise bize ait ihtiyaçlara her geçen yıl biraz daha az yer kalıyordu.
Şimdi kendinize dürüstçe sorun:
Başkalarının benden beklemekten vazgeçmediği kişiyle, aynada gerçekten gördüğüm kişi arasında ne kadar mesafe var?
Bu soru gündüz rahatsız edicidir. Çünkü cevabı bir şeyleri değiştirmeyi gerektirebilir: sınırları yeniden çizmeyi, bazı ilişkilere yeniden bakmayı, konforlu ama bizi küçülten alışkanlıklardan vazgeçmeyi. Zihin gündüz bu soruyu ertelemekte ustadır. Ertelenen şeylerin ise gece vakti daha az nazik bir yolu vardır.
Karanlıktaki Figür Kim Olabilir?
Psikodinamik bakış açısına göre kabuslar, bilinçli hayatta tanımakta, kabul etmekte ya da dile getirmekte zorlandığımız duygulara açılan bir pencere olabilir. Kabusta bizi kovalayan figür her zaman “düşman” olmak zorunda değildir. Bazen yıllardır görmezden geldiğimiz bir öfkenin, söylenmemiş bir “hayır”ın ya da bastırılmış bir özlemin kılık değiştirmiş hâlidir.
Örneğin rüyasında hep kilitli bir kapının ardında nefessiz kalan birini düşünün. Burada kapının rüya sözlüklerindeki karşılığı pek önemli değildir. Önemli olan şu soru olabilir:
“Bu sıkışmışlık duygusu, gerçek hayatımda hangi anları, hangi ilişkileri hatırlatıyor?”
Bazen cevap şaşırtıcı biçimde hızlı gelir. Hiç söyleyemediğiniz bir cümle, uzun süredir ertelediğiniz bir ayrılık, içinize atarak büyüttüğünüz bir kırgınlık ya da kendinize bir türlü tanımadığınız bir özgürlük. İnsanı en çok korkutan şey bazen istediğini elde edememek değildir. Gerçekten ne istediğini fark ettiğinde hayatının değişmek zorunda kalacağını sezmektir.
Kabusu Yenmeye Çalışmak mı, Anlamak mı?
Çoğumuz kabusa karşı ilk refleksimizi bilir: “Bir daha görmeyeyim, unutayım, geçsin.” Oysa bu, alarmı susturup yangının nedenine bakmamaya benzer.
Bu, her rüyaya mistik bir anlam yüklemeye çalışmak demek değildir. Rüya sembollerini ezbere çözmek de, rüyaları yok sayıp geçmek de aynı yerde bırakır insanı. Daha işe yarar soru şudur:
“Bu kabus benden neyi yok etmemi istiyor?” yerine, “Bu korkuyla yüzleştiğimde kendimle ilgili hangi gerçeği fark ediyorum?”
İlk soru savaş ilan eder. İkincisi merak eder. Merak, çoğu zaman değişimin ilk adımıdır.
Bir not düşmem gerekir: Uykunuzu bozan, geceleri korkuyla uyanmanıza yol açan, gündüz enerjinizi tüketen kabuslar yalnızca kendi kendinize çözmeniz gereken bir mesele değildir. Özellikle sık tekrarlayan ve kronikleşen kabuslar için psikoterapide, üzerinde çalışılmış ve etkili olduğu gösterilmiş yapılandırılmış yöntemler vardır. Terapinin amacı da kabuslara büyülü açıklamalar bulmak değil; korkularınızı, eski yaralarınızı ve bugünkü hayatınızla aralarındaki bağı güvenli bir alanda, birlikte anlamlandırmaktır.
Karanlığı Yok Etmek Değil, Tanımak
İçimizdeki bütün karanlığı sihirli bir değnekle silmek pek mümkün olmasa da asıl mesele korktuğumuz, reddettiğimiz, başkalarının onayını kaybetmemek için susturduğumuz kırılgan yanlarımızla daha dürüst bir ilişki kurabilmektir.
Gündüz telaşında susturduğumuz en derin sorular, geceleri geri dönmenin bir yolunu bulur. İnsanın kendine doğru çıktığı uzun yolculuk ise karanlıkta gördüğü şeyden başlamaz. Sabah uyandığında o karanlık hakkında kendine sormaya cesaret ettiği tek sorudan başlar.
Bu yazıyı okurken bir yerde “bu bana çok tanıdık geldi” dediyseniz, bunu hafife almayın. Bazen bir cümle, yıllardır sustuğumuz bir yere dokunur. Ve bazı yolculuklar, yanında güvenli bir eşlikçi olduğunda çok daha az korkutucudur.
Şimdi kendinize bir an tanıyın:
Bu gece uykunuzda size eşlik eden en baskın duygu neydi? Ve o duygu, gündüz hayatınızın hangi köşesinden geliyor olabilir?