İnsanın kendini görmeyi ancak bir başkasının göz bebeklerinde öğrendiğini savunan "Gözlük İnsanlar" felsefesi, evlilik ve ilişkilere bambaşka bir kırılma açısı getiriyor. İyi bir eşin ruhun görme kaslarını eğittiğini vurgulayan analiz, bugünün insanının ilişkilerde düştüğü en büyük hatayı ve "tamamlanmanın" gerçek şifrelerini gözler önüne seriyor.
Bir eş ararken aslında ne ararız? Bir aşk mı, bir sığınak mı, yoksa dünyadaki bu bulanık görüntüyü netleştirecek bir çift cam mı?
İlişkileri düşündükçe zihnime hep aynı imge gelir: Gözlük insanlar.
Çoğumuz dünyaya hafif miyop, biraz da astigmat geliriz. Belki de yeryüzünde noksan doğan tek canlıyızdır. Yürümeyi aylar sonra, kendini beslemeyi yıllar sonra öğreniriz. En geç öğrendiğimiz şey ise kendimizi görmektir; onu da bir başkasının göz bebeklerinde öğreniriz. Önce anne babamızın onayıyla var oluruz, sonra arkadaşlar girer hayatımıza, ardından büyük arayış başlar: Hayat arkadaşı, yani eş.
Bu yüzden doğduğumuz andan itibaren tamamlanmak, desteklenmek, büyümek ve derinleşmek için ötekine muhtacızdır. Dünyayı ve en çok da kendimizi eksik görürüz. İşte tam bu noktada hayatımıza giren o özel insan, yani eşimiz, burnumuzun üzerine yerleştirdiğimiz bir gözlük gibidir.
Gözlük bakışımızı netleştirir. Bize dünyayı değil, dünyayı nasıl göreceğimizi sunar. İyi bir eş, hayatın karmaşık, gürültülü, bazen fırtınalı manzarası karşısında gözümüzün önüne inen şeffaf camdır. Onunla baktığımızda çizgiler belirir, renkler ayrışır, pus dağılır. Bizi destekler, tamamlar; içimizdeki belirsiz arzuları ve korkuları berraklaştırır.
Ama metaforun en sarsıcı yanı şurada saklıdır: Gözlük, dünyayı değiştirmek için değil, takanın kendi kusurunu iyileştirmek için vardır. Ona eksikliğini hissettirmeden dünyayı yaşanır kılar.
Gözlük kendini öne çıkarmaz. İyi bir gözlüğü taktığınızda burnunuzda ağırlık hissetmezsiniz, sadece daha iyi görürsünüz. Sahici bir ilişki de böyledir: Sizi ezmeyen, varlığıyla gölgelemeyen, dünyanızı netleştiren bir ilişki. Eşiniz, içinizdeki fluluğu gideren kırılma açısıdır. Eksik kavisleri tamamlayan, ruhunuzun astigmatını düzelten mercektir.
Oysa bugünün insanı gözlüğü yanlış anlıyor. Hayatına giren insandan gözlük olmasını değil, kendi yerine görmesini bekliyor. İçindeki körlüğün sorumluluğunu ötekine yüklüyor. "Beni mutlu et, beni iyileştir, benim yerime bak dünyaya" diyor. Gözlük sizin yerinize bakmaz, yalnızca bakışınıza aracılık eder. Gözü bozuk olan insan gözlüğe kızabilir mi? "Neden beni iyileştirmedin?" diye çerçeveyi suçlayabilir mi?
Eş dediğimiz gözlük insan, kendi kusurumuzla barışma biçimimizdir. Onu hayatımıza alırken şunu itiraf ederiz: "Ben tek başıma dünyayı tam net göremiyorum. Senin bakışına, kırılma açına, ışığı toplama biçimine ihtiyacım var."
Bu acizlik değildir. Aksine, insanın kendi sınırını kabul etme cesaretidir. İnsan, ötekinin gözünden kendine bakabildiği ölçüde olgunlaşır. Eşimiz bize bakarken biz onun camlarında kendi yansımamızı izleriz. Cam kirlenirse dünya kirlenir, çatlarsa gerçeklik parçalanır. Bir ilişkiyi sürdürmek, o camı özenle, nezaketle silmek demektir.
Peki gözlüğü çıkarırsak? Ya da bir gün kırılırsa?
O zaman insan çıplak gözüyle, kendi kusuruyla baş başa kalır. Eğer ilişki boyunca gözlük süs olmanın ötesinde gerçekten netleştirici olmuşsa, insan onu çıkardığında bile dünyaya nasıl bakacağını öğrenmiştir. Çünkü iyi bir eş yalnızca anı netleştirmez, ruhun görme kaslarını da eğitir.
Hayat, eksik gözlerle tam bir manzara arama gayretidir. Tamamlanmak, bir başkasında erimek değildir. Bir başkasının yardımıyla kendi hatlarını, kendi sınırlarını belirginleştirmektir.
Şimdi durun ve kendinize sorun: Hayatınızdaki insan, baktığınızda dünyayı ve kendinizi daha net gördüğünüz bir gözlük mü? Yoksa görüşünüzü karartan kalın bir perde mi? Ve en önemlisi, siz onun burnunun üzerinde duran, dünyayı daha berrak görmesini sağlayan şefkatli cam olabildiniz mi?
Çünkü insan, ancak bir başkasının ışığında kendi karanlığını teşhis edebilir. Ve ancak gözlük kadar sessiz, gözlük kadar mütevazı ama o kadar da hayati bir bağla bağlandığında "tamamlandım" diyebilir.